10.08.2010

Küresel Kaygılar

 
Bir aylık bir aradan sonra tekrar merhaba. Amacım ayda en az bir yazı yazabilmek. Hiç olmazsa Şarküteri' nin sürekliliğini korumak için yapmam lazım bunu. Tabi daha çok yazmak, gözlemleri, fikirleri akla geldiği anda göğüste yumşatarak klavyeye indirmek en doğru iş. Ama gördüğünüz üzere başaramıyorum bunu bu aralar... Üstelik son bir haftadır vaktimin çoğunu bilgisayar karşısında geçirmeme rağmen konsantre olamıyorum. Aklım çeşitli çeldiriciler tarafından çeliniyor. A konusunu arşatırmak için girdiğim bir "gugıl" aramasından C konusu hakkında bilgilenip F konusu hakkında da merak sahibi olarak ayrılıyorum. Tabi ki bunula bitmiyor, F konusunu aramak için geri döndüğümde aslında M yönteminin U yöntemine göre ne kadar üstün olduğunu düşünürken buluyorum kendimi. Sonra kafamın içinden annemin sesine benzer bir ses geliyor: 

"Blog yazısı ne oldu?"
>>

Onu yazarız da, T ülkesinin Z durumuna karşı tavrı gerçekten çok saçma değil mi, diye soruyorum kendi kendime. Kendim kendime "kınar" bakışlarla bakıyor. Kınanıyorum.

Bir haftadır evde yatmakla meşgulum demiştim. Ama ondan önceki üç hafta boyunca da yollardaydım. İzmir, Antalya ve Eskişehir rotasını takip ederek Çanakkale' ye geri döndüm. Bir insan son 130 yılın en yüksek sıcaklık değerleri yaşanırken niye yollara vurur kendini?

a) Tatile çıkmıştır
b) Sağda solda evlenen arkadaşlarının düğünlerine yetişmeye çalışıyordur.
c) İş arama turlarına çıkmıştır.
d) Hepsi

Doğru cevap "D" seçeneğinde verilen "Hepsi" yanıtı olacak... Bu üç temel işin yanısıra uzun zamandır görmediğim eski arkadaşlarımla buluşma şansım da oldu tabi. Amerika' dan dönüşümün üzerinden epey zaman geçmiş olmasına rağmen yine de taze dönmüş gurbetçi muamelesi gördüm.

"Nasıldı Ameriga, anlat bakalım?" dediler.

"Oy memo" diye başladım anlatmaya. "Nasıl bir yaşam, nasıl bir zaman! Evler karıştı bulutlara..." diyerek te egzajere ettim.

Yani genel itibarıyla başarılı bir gezi oldu. İş imkanları konusunda da önemli görüşmeler yaptım, bir yerlerden haberler bekliyorum, bakalım... Ama mülakat süreci devam ediyor. Haftaya da Ankara yollarına düşüyorum.

Aslında parasızlık derdi olmasa çalışmamak harikulade bir seçenek. Şahsen çok sevdim. Günün tamamı emrime amade! Ama birikmiş param Varyemez Amca' nın deposundaki kadar çok değil malesef... Küçük altın, otobüs bileti, hediye mediye derken eriyip gidiyor. 

Kemal Sunal' ın bir filminde cebinden sürekli para çıkan bir şalvar vardı. Şalvarbank! Öyle şalvarım olsa demode memode demez giyerdim, boynuma da bir puşi atardım kompozisyonu tamamlamak için. Sonra ver elini Avrupa... Avrupa Birliği sınırları içine girince şalvar euro (nasıl okunuyordu bu?) moduna geçiyor mu acaba? Geçmiyorsa sakat :)

Böyle gülüp espriler yaptığıma bakmayın. İçin için çok üzülüyorum. Durumlar felakat. Bugünlerde damardan çok fazla "çevre belgeseli" aldım. Önce torrent' ten sonra damardan... Bir o kadar da okuma yaptım. Dostlar, dünya elden gidiyor. Yaşadığımız bu zamanlar "sonun başlangıcı" olabilir.

Küresel ölçekte doğum sayısından ölüm sayısını çıkardığımızda günde ortalama 203.800' lük bir nüfus artışı söz konusu. Tarih öncesi çağlardan bugünlere gelene kadar mütevazi bir nüfus artış grafiğimiz var aşağıda gördüğünüz gibi ama 20. yüzyılla beraber muhteşem bir şahlanma görüyoruz. 2050' de 9 milyar sınırına dayanmamız bekleniyor.

 

Doğal kaynaklarımızın üçte birini bitirmiş durumdayız. Mevcut petrol rezervlerinin 40-50 yıl içinde tükenmesi söz konusu. Bunun için bir önlem alındı mı? Hani petrolün yerini alacak enerji kaynakları? Nükleer enerji mi? Hiçbir gelişmiş ülke kendi sınırları içinde yeni santraller inşa etmiyor artık. Ama mesala biz Rusya' ya "gel kardeş Akkuya' da bir Nükleer santral yap, oradan elde ettiğin elektriği de bize sat" diyoruz. Hem de nükleer reaktör kazası konusunda sabıkalı bir ülkeye diyoruz bunu. Eğer meclisten geçerse -ki geçecek gibi gözüküyor- tüm riski ve çevre felaketlerini üstlenip üzerine bir de para veren ilk ülke olacağız.

Öte yandan gariban mavi küremiz gün geçtikçe ısınıyor. Aşağıda 1850-2008 arası mevsim normallerinden sapan sıcaklığın grafiği var. 2008' de "0.33 °C" lık bir sapma ile bilinen en sıcak onuncu değere ulaşmışız. Bu yıl herhalde ilk beşe girmişizdir.


Atmosferdeki sera gazları bu hızla artmaya devam ederse sadece beş yıl sonra (2015) dönüşü olmayan o eşiği aşacağımız söyleniyor. Yani o kritik noktadan sonra istesek te önleyemeyeceğiz küresel ısı artışını, buzullar eriyince binlerce yıldır depolanan metan gazı da serbest kalacak. Metan gazı karbondiokisit' e göre 21 kat daha kalıcı imiş. Konsantrasyon olarak az seviyelerde bulunmasına rağmen küresel ısınmada karbondioksitten daha etkili. Eh, boşuna demiyorlar "et yemeyi azaltın" diye. Bizim gariban halkımız zaten istese de yiyemiyor da elin Amerikalısı günde üç öğün et yiyebilsin diye gezegendeki sığır sayısı olağanüstü artmış durumda. Bu hayvanlar yellenirken ve geviş getirirken metan gazı salıyorlar ve zararlı gaz havuzuna yüzde 20 oranında katkıda bulunuyorlar. Yanlış okumadınız! Trafikte salınan egsoz gazlarının toplamından daha çok zararlılar. Ve bu hayvanları beslemek uğruna normalde insanların beslenmesi için kullanılması gereken tarım alanları kullanılıyor. Mesela Brezilya, yağmur ormanlarını bile tahrip ederek deliler gibi soya fasülyesi yetiştiriyor. Hepsi hayvanları beslemek için... Normalde ot yemesi gereken sığırlar, çabuk ve ucuz bir gelişim sağladığı için soya ve mısır ile besleniyor. Tabi bu bitkilerin transgenik yani GDO' lu tohumlardan üretildiğini söylemeye luzum yok.

Dünya tarihinde ilk defa canlı bir organizmanın patenti alındı. Genleriyle oynanan yüksek verimli tohumlar bu işlemi yapan şirketin malı haline geldi. "Küçük dağları ben yarattım" sözü de gerçek oldu yani... İnsanlar tarih sahnesinde ilk defa bu kadar belirgin bir şekilde tanrı rolüne soyundular. Bu şirketlerin özel dedektifleri var, parasını vermeden tohumlarını çimlendirirseniz gelip ensenize yapışıyorlar... İnsanda ve doğada ne tepki vereceği henüz kesinleşmemiş GDO' lu tohumlar birilerinin elinde para basan makinalara dönüşüyor. Ve güzel haber, 1998 yılından beri afiyetle tüketiyoruz bunları. Gıda Mühendisleri Odası Türkiye' ye bugüne kadar 20 milyon ton GDO’lu ürünün girdiğinden bahsediyor. Bunlar şu an bizim RNA zincirimize bağlanmış olabilir, 20-30 yıl içinde nasıl tuhaflıklar yaşanacağını kimse bilmiyor.

Şu an ülkemizde GDO en çok mısır ve soyada var. Malesef marketlerde bunları ayırdetme şansımız yok, çünkü endüstriyel gıda maddelerinin yüzde doksanında yan ürün olarak kullanılıyorlar. Mısırdan şeker üretildiğini biliyor muydunuz? Bugün kendi şeker pancarımızdan şeker üretimini azaltıp ithal ettiğimiz GDO' lu mısırdan elde edilen nişasta bazlı şekeri kullanıyoruz. Bunu niye yapıyoruz dersiniz? Acaba ülkemizi yöneten siyasetçilerle bir ilgisi var mı? 

21. yüzyılda ülkelerin hala siyasetçiler tarafından yönetilmesi çok düşündürücü. Bu kişiler insanların ve gezegenin kaderini belirlemek için eğitim almışlar mı? Demokrasi adı altında yaptığımız şey, önceden belirlenmiş adaylardan birini seçip baş tacı etmek. Böyle ciddi bir dönemeçten geçerken çıkar kavgalarıyla, siyasi çekişmelerle vakit kaybetmek çok acı. "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" demişti bir büğümüz. Hani nerde o bilim? Yaşadığımız çağda gezegenin korunması ve insanların sağlık şartlarının iyileştirilmesi için yapılacak işler bellidir! Hepsi de kısa ve uzun vadeli planlarla üstesinden gelinebilecek şeyler. Açlık, kirli enerji ve küresel ısınma gibi problemlerin üstesinden gelecek bilimsel projeler var. Bütün bu çetrefilli teknik konular hayatlarını seçim meydanlarında boğaz patlatarak geçiren politikacılar için fazlasıyla karmaşık. Bırakalım dünyayı bilimciler yönetsin. Kimyasal atıkları toplasınlar, plastikleri geri dönüştürsünler, atmosferi temizlesinler, insanları doyurmak için mantıklı ve doğaya zararı olmayan yöntemler bulsunlar, yenilenebilir enerji kaynaklarının verimini arttırsınlar vb...

Peki dünya zenginliğinin yarısını ellerinde tutan yüzde 6' lık elit tabakayı napalım o zaman diyeceksiniz? Çok komplo teorisi üretmeyi sevmem ama herşeyin kontrolü onların elinde gibi görünüyor. Görünmez ellerle dünyaya yön veren bu adamlar başımızdaki politikacıları da etkiliyorlar. Bilimin, aklın ve hakça paylaşımın yaygınlaşmasını tabi ki istemeyeceklerdir. Ama çekip gidecekleri başka bir gezegen olmadığı için ve felaket küresel boyutlarda hissedildiği için önümüzdeki yıllarda çevre koruma fonlarına önemli paralar aktaracaklarını tahmin ediyorum. Bunu iyi değerlendirmeliyiz. Şu anda yapılabilecek en akıllıca şey bu olur. Ha, çılgınca ve çoşkuyla yapılması gereken şeyler de var ama bunun için gereken farkındalık henüz oluşmadı. İnsanlar olayın ciddiyetini fark ettikleri oranda bir araya gelecekler. Umarım bunun için çok fazla "kavurucu yaz" yaşamamız gerekmiyordur.

7 yorum:

Sevgi Gibi dedi ki...

haklı olmamanı çok isterdim yec.

mit dedi ki...

Öncelikle mülakatlarda başarılar. Umarım gönlünün istediği gibi bir iş bulursun. Amerika'daki şartlardan sonra burada rahat etmen zor olacak sanırım. Yine de bol şans.

Blog yazma konusunda tamamen aynı dertten muzdarip olmamız enteresan :) O konudan bu konuya sıçrarken asıl yapmam gereken şeyi unutuyorum bilgisayarın başında.

Çevre konusunda ise ne desem boş. Ya el ele verip bir çözüm yolu bulacağız ya da kendi sonumuzu kendimiz getireceğiz. Kıyameti koparan insanoğlu olacak derler, kendi elleriyle hem de... Doğru mu dersin?

Adsız dedi ki...

başında çok güldüm..
sonunda daraldım..
ufaklık kızım iki gün önce.. sıcaklık artışları çevre kirliliği.. konuşurken gerçekten 2012 olcak galiba dedi sonunda..
sonra da..
oha daha reşit olmamış olucam dedi..
bu düz tepki..
ama aslında.. ne hayat felsefesi ne özen bırakıyor yeni nesilde..
kasmaya gerek yok diyorlar..
ay çok uzun olabilir yorum.. ürktüm..
anlamışsındır sen ne demek istediğimi diye umuyorum..

gelecek vaadi olmamanın etkilerini de izleyecek bir ara bilim insanları..
eğer çevre sorunu altedilirse.. bir de bu felaketle uğraşılacak..

sevgiyle..
=)

atalet..

Adsız dedi ki...

benim de kafam inanılma zdaraltıcı sorularla dolu bugünlerde.

cevabı ya da çaresi olmayan sorularla..

şu içim bi ferahlasa..

hayat gibi..

Şarküteri dedi ki...

SEVGİ:
Evet, ben de sevgi.

MİT:
Teşekkürler Mit. İnternet hakkaten ömür törpüsü olabiliyor, güzel ve iradeli kullanmak lazım. Çevre felaketlerine gelince... Daha güzel bir kıyamet senaryosu olamaz bence. Bindiği dalı kesen Nasreddin Hoca fıkrasına gülmeyelim bence...

ATALET:
Tabi sen bizden farklı olarak işin ebeveyn-çocuk kısmına da görüyorsun. Hiç düşünmemiştim, boşvermişliğe adeta davetiye çıkarıyor bilimum çevre felaketleri ve moral bozan diğer gelişmeler... Herşeye rağmen umutlu olmayı, güzel şeyler için savaşmayı başta kendimize sonra çocuklarımıza nasıl öğreteceğiz?

HAYAT GİBİ:
Umarım kara bulutlar biraz olsun dağılmıştır o günden bugüne...

Emre Bilen dedi ki...

Dostum nefis bi yazı olmuş bir süredir senin sayfaya uğramıyormuşum yine döktürmüşsün.. diğerler yazılarda iyi ama buna yorum yazmadan geçemedim.. eline beynine :) sağlık..

Şarküteri dedi ki...

Teşekkür ederim Emre, senin de eline beynine sağlık...