Yurdun batısını şöyle bir kolaçan ettim, geldim. Dağlar hala kıyıya dik uzanıyorlarmış. Bitki örtüsü olarak ta makiyi çekiyorlarmış üzerlerine. Kasım ayı tabi, geceler üşütüyor. Yalnız bazı dağlar bencilliklerinden olsa gerek bitki örtüsünü fazlaca çekmişler, diğerlerinin yamaçları açıkta kalmış.
Yolda giderken hep Sait Faik öyküleri okudum. Bu yazıda onun tesirleri görülürse şaşırmayın. Öyle delibaş bir çoşkuyla yazmış ki, bir yerden sonra cümleleri anlasın diye beynimi koşturmaktan vazgeçiyorum. Şiir okur gibi çağrışım rüzgarlarına bırakıyorum kendimi. Anladı anladı... Anlamazsa bir sonraki cümleye geçsin, diyorum.
Geçen hafta sonu İzmir' e niyet edip çıkmıştım yola. Çıkış noktam şu an çokça ikamet ettiğimiz küçük sınır kasabası İpsala idi. Boğazı geçip Çanakkale' ye vardım. Bu boğazdan geçme işinde de oldukça ustalaştım sayılır. Küçük ve lezzetli bir lokma gibi kayıyorum artık bir ucundan diğer ucuna. Kilitbahir' den kalkan motorlar on dakikada çıkarıyor sizi karaya. Çıktığınız yer güzel Çanakkale. İşiniz acil değilse Şakir' de bir çay içiyorsunuz. Şakir' de bir çayın kırk yıl hatırı varmış. Hele Şakir de oradaysa gel keyfim gel.
Hemen izmir' e devam etmedim. Zira karşılamam gereken mobilyacılar vardı. Anneciğim buradaki evine baza almış. Biz İpsala' da kalıyoruz diye getirememişlerdi memişler. Ertesi gün için sözleştik. Sabah dokuzda kapıya geldiler. Açtım, içeriye buyur ettim. Memişler iki kişi gelmişler. Her birinin elinde birer baza. İkisini birleştirince geniş, tepinmelik bir yatak oluyor. Teşekkür ettim.
Bir gece daha kaldım güzel Çanakkale' de. Annemin "kocabaş" adını taktığı tüplü monitörlü eski bilgisayarımdan internete girdim. İnternete girmenin de nostaljisi mi olurmuş? Oluyo be, eski bilgisayarla yazdığın kelimeler bile eski.
Sabah erken kalktım. Truva firmasından İzmir' e bilet aldım. Bir süre sonra truva atına doluşan askerler gibi usulca doluştuk içeri. Kimse kimseye günaydın bile demedi. Sanırım yanımıza denk gelen ve konuşmaya aç o insanlar ölmüş.
Bu yolu az gitmediydim ben. Hele öğrencilik yıllarımda... Ağaçların sırasını bile hatırlarım. Mola yeri Ayvalık Ekbir Tesisleri. Kapının önündeki göbekli aşçı hala duruyor. Ve ben onu hala gerçek bir insan sanarak belli belirsiz selam vermeye yelteniyorum. Diğer mola yerlerinden farklı olarak kitap satılıyor burada. Küçük bir kulubeciğin içi kitap dolu. Düz yolda bile kitap almayan insanlar dağ başında, bir elleri çişteyken kitap alırlar mı?
İzmir' e giriyoruz. Yeni otoyollar yapılmış, dağı taşı yararak giriyoruz. Her yer ev. Evden geçilmiyor. Kendimizi niye bu çirkin yapılarda yaşamaya mahkum ettik? Tril tril beyaz kumaş içinde, kafaları dallı helenistik çağ insanından ne eksiğimiz vardı? Onlar da bu topraklarda ama ne güzel yapılarda yaşamışlar. Sabahları ekmek almaya giderlerken antik tiyatronun sırtlarından zeytin agaçları görülüyormuş. Tabi o zaman antik değilmiş, sadece "tiyatro" diyorlarmış.
İzmir' de ilk işim Buca' ya gitmek oldu. Sevgili dostum Zekeriya hastalanmış. Evlerine varmadan önce kolonya satması muhtemel dükkanları dolaştım. Kolonyayı bulunca da almaktan vazgeçtim. Daha bugün taburcu olmuş. Geçmiş olsun. Kendine dikkat et dostum, dedim. Ayrılırken omzuna vurdum. O da benim omzuma vurdu. Domuz giribi korkusuyla öpüşmeyi kesmiş insanlara benzedik.
Geceyi Karşıyaka' da, çocukluk arkadaşım Korcan Baba' da geçirdim. Ufo sobasının ışığı altında çocukluğumuzdan konuştuk. Arada sırtımı da ısıtmak için şişe takılmış piliç gibi döndürüyordum kendimi. "Laf anlatıyoruz oğlum, niye götünü dönüyorsun" dedi Korcan.
Sabahınan Bornova yoluna düştüm. "Tren Bornova yönüne gider" diyen seksi anonsu duyasım vardı ama Karşıyaka' da olmam sebebiyle metroya binemedim. Onun yerine 130' nolu otobüse bindim. Yüz otuz yerden dolaşarak okula vardık. Doğruca bölüme gittim. Bölümde şaşıran suratlar karşıladı beni. "Sen Amerika' da değil miydin?" dediler. Tam yedi kere anlattım Amerika' dan dönüş hikayemi. Yedisinde de aynı yerde, aynı esprileri yaptım.
Kampüste şöyle bir yürümeye de vaktim oldu. Tanıdık yüzler değil ama tanıdık hevesler gördüm. Herkes aşık olacak yer arıyordu. Üniversiteye girilmişti ya bundan sonrası çorap söküğü gibi gelirdi. İşmiş, eşmiş, aşmış; bunlar miş' li gelecek zamana ait düşlerdi. Zaman da acele etmesin, bu çimlerin üzerine sırtüstü uzansındı...
İzmir' de olduğumu tek tek söylemedim arkadaşlara. Onun yerine yüzkitabına durumumu bildirir bir not düştüm. Görenler aradı, görmeyenler de daha sonra fırça çekmek üzere görmemezliklerini korudu.
Sonuçta çok farklı yerlerden tanıdığım on beş kadar arkadaşla buluşma kararı aldık. Üstelik yeri, zamanı ve silahları seçmek için üç günümüz kalmıştı. Neyse ki başarılı organizasyonlarla üç farklı grup halinde Alsancak, Bornova ve Bostanlı semtlerinde buluşuldu. Beni en çok sevindiren şey de birbirlerini tanımayan bu arkadaşların kaynaşması, hoş sohbete dalması oldu. Kendimi, yolu sevgiden geçen herkesle bir gün bir yerde buluşmuş Kayahan gibi hissettim.
Bu arada sırt çantamı ve bavulumu da her daim yanımda taşıdığımı belirteyim. Her gece başka bir evde, başka başka kokan temiz çarşaflar içinde ağırlandığımı da utanarak söyliyeyim. Atalarımızın da dediği gibi: Ev alma, komşu da alma, arkadaş al.
İzmir temaslarım daldan dala sürerken bir telefon aldım. Fotoğraf topluluğundan bir dostum evleniyormuş. Yurt dışında olduğumu bildiği için "çıkmaz ama yine de arayayım" diyerek çevirmiş numaramı. Tabi ben daha ilk titreşimde açtım. "Düğün mü, nerede? Hemen geliyorum, ayrılmayın" diyerek kapadım. İşte Bodrum' a yolculuk hikayemiz böyle başladı. Nasıl anlatsam, nerden başlasam. Kaç kişiydik o zaman, kaç kişi kaldık şimdi? Bodrum bodrum olalı böyle düğün görmedi arkadaş. O ne çoşku, ne halaylar, ne dokuz sekiz kıvırtmalar... Kurtlarımızı iyice döktük. Hatta bir ara pistteki kurtları temizlemek üzere düğüne ara verildi. Bu bölge insanında en çok tenya görülüyormuş. Çirkin bişey.
O gece düğün sahibinin misafirleri için kapattığı otelde kaldık. Sabah kahvaltıya kalabilseydim, gelin ve damat yerine misafirlerin balayına çıktığı bu tuhaf organizasyondaki diğer davetlilerle göz göze gelip gülümseyebilirdik. Lakin olmadı. Ben yine bavulları sırtlayıp yola düştüm. Bodrum otogarında iki kaşarlı tost yedikten sonra Marmaris' e doğru yola çıktım. Hazır buralara gelmişken Mayami' den tanıdığım ve burada kısa bir tatil için bulunan dostum (mi hermano) Fırat ile buluşmadan olmazdı. Marmaris' e inince karşımda pantolonlu ve kazaklı bir adam gördüm. Birbirimizi hiç bu halde görmediğimiz için biraz yadırgadık. Neyse pantolonunu biraz sıyırınca Fırat' ı bacağından tanıdım. Sarıldık. "Como esta? Todo Bien" diyerek şakalaştık. Bunlar oradaki hispanik arkadaşlarımızın günde beş yüz defa tekrarladıkları "Nasılsın, iyi misin?" merasimiydi.
Kış aylarında Marmaris başka güzel oluyormuş. Kış ayı dediğime bakmayın bavulumda mayo olsa hiç tereddütsüz plaja koşacağım bir hava yaşıyorduk. Hava kulaklarımıza dalga sesleri, burnumuza da karpuz kokusu getiriyordu. Uzun zaman kış mevsimi yaşamayan ben hala yazı mı özlüyordum. Pes!
Ertesi gün Fırat' ın iki buçuk yaşındaki yiğeni Ege' nin yanaklarından öperek veda ettim. "Yoşun, sen nereye gidiyoşun?" diyerek baktı arkamdan. Düşündüm de -sahi- ben nereye gidiyordum? Cevabı Sait Faik' in öykülerinde bulacağımı sanarak okumaya kaldığım yerden devam ettim.
- Bu ağır demirler nasıl batmadan yüzüyor? - Size okulda öğretmediler mi? - (Kafasını hayır anlamında sallıyor)
Soruya soruyla cevabım tamamen zaman kazanmak amaçlı.
- Kaça gidiyorsun sen? - Seneye bire başlayacam. - Şimdi? - Anaokuluna gidiyorum? - Anaokuluna gidiyorsun ve geminin niye batmadığını merak ediyorsun? - Evet. - Adın ne senin? - Mert. - Bak Mert, şimdi bunlar önemli konular, arşimed falan...
Pamuktan kardanam yapmak için saatler harcayan bir çocuğa Arşimed' ten bahsediyordum.
- Şimdi sen denizde yüzerken niye batmıyorsun? - Ben batıyorum, babam batmıyor. - Peki baban niye batmıyor? - Babam yüzme biliyor. - Hah işte, bu gemi de yüzme biliyor... - Nasıl yüzüyor ki? - Kaptanı var ya yukarıda, o yüzdürüyor gemiyi.
İnandı galiba. Kafasında toparlamaya çalışıyor...
- Ama o zaman kaptanı inince gemi batar.
İnanmamış. Lafı da ne güzel oturttu... Sorgulayan bir kafası var çocuğun. O zaman gerçeği söylemeli ona. İyi ama nasıl yüzüyordu gemiler? Bunu dert etmeyeli yıllar geçti. Ortaokul öğrencisi olsa "özkütle hacim" diye kafasını karıştırıp kurtulurdum. Ama bu ufaklığa sökmez ki bu terimler. Onun dilinden konuşmak lazım. Kavramlardan bahsetmeden örneklerle açıklamalı. Bu arada yuh olsun bana da ha! O kadar sene fizik oku, üniversiteyi bitir sonra gel "gemiler nasıl yüzer" de takıl. Bir de "koskoca demir parçaları nasıl uçuyor havada yahu?" versiyonu var bunun. Ona "motoru güçlü" deyip geçersin ama gemiyi bir şekilde açıklamak lazım. Dur bakayım... "Özkütlesi fazla olan bir şey, az olan bir şeyin içine batar" Bunda hem fikir miyiz? Evet, mesala zeytinyağının özkütlesi sudan az olduğu için suyun üzerinde tabaka olarak kalır. Peki özkütle neydi? Density eşittir, mes bölü volyum. Yani, kütle bölü hacim özkütleyi veriyor. Hacim? Tabi ya... Ulan iki saattir düşünüyorum, geminin içinde hava boşluğu var be. Boşuklarla beraber geminin toplam özkütlesi yine sudan az! ÖSS öğrencisine sor, şak diye söylesin sana... Ben de keriz gibi düşünüyorum. Ama var ya, bir an hiç hatırlayamayacağım sandım.
Uzun zamandır şöyle serbest çağrışımlı bir yazı yazmadığımı fark ettim. Hatta son zamanlarda yazı yazmadığımı fark ettim. Ayda bire düşmüş yazı ortalamamız, memur maaşı gibi olmuş... Okuyuculara bankamatik kartı verip her ayın on beşinde çekmelerini istesem yeri var.
Hazır işsiz güçsüz kalmışken, ülkesine, baba ocağına, anne kucağına düşmüş iken, niye oturup ta üç-beş yazı yazmaz bu çocuk diye merak etmiş olabilirsiniz. Efendim, memleketime geldim ama kıçım yer gördü mü bir sorun hele? Kendisi birinci ağızdan (ağız derken?) cevap veremese bile ben hislerine tercüman olabilirim. Görmedi.
Allah sizi inandırsın, geldiğimizden beri Trakya' mızın naçizane şehirleri arasında dolandım durdum. Yeni evimiz Çanakkale' de, babamın iş yeri İpsala' da, çarşı pazar Keşan' da, eski arkadaşlarım Edirne' de, anneannem ve askerlik şubem Çorlu' da olunca Osmanlı akıncısı gibi koşturmaktan başka bir çarem kalmadı. Şu an İpsala' dayım ama bu cuma tekrar Çanakkale' ye gidiyormuşuz. Akıncıbaşı emretmiş.
Bu arada ABD' deki son günlerimde başladığım yenivideo projemin çekimlerini tamamladım. Kısmetse 14 Kasım' a yetiştirmeye çalışıyorum. 14 Kasım Orhan Veli Kanık' ın 59. ölüm yıldönümü... Proje Orhan Veli' nin bir şiirinin 20 farklı ülke insanı tarafından okunması üzerine. Mayami, Niv Cörsiy, Nu York ve Çanakkale' de, bir çoğu yoldan çevirilmiş, kalanı da arkadaş bağlantılarıyla bulunmuş yabancı uyruklu insanlara, kelime kelime, dize dize Türkçe olarak okuttuğum bu şiir, müzikle birlikte harmanlanınca tahmin ediyorum ilginç bir video haline gelecek. Önümüzdeki günlerde montaj üzerinde çalışmaya başlayacağım. Hadi hayırlısı...
Türkiye' ye gelişim ani bir kararın ardından oldu. Burada anlatmak istemediğim bir takım tatsızlıklar da etkili oldu muhakkak ama vizemi yenileyip mevcut işime geri dönmeyi deneyebilirdim. Bunu yapmadan önce askerlikle olan bağımı sonlandırmak istedim. Kısa ya da uzun, bir şekilde yapılıp bitirilmesi gereken bir görev bu. "Daha fazla olasılık hesabına gerek yok, ömür geçiyor lan" dedim. Kendime konuşurken hep "lan" diye hitab ediyorum. Kendim yabancı olmadığım için hoşgörüyle karşılıyorum.
Geldiğimi öğrenen birçok kişi "Mayami gibi yer bırakılıp gelinir mi yahu? Millet Amerika' ya gitmek için can atıyor" diye açıyor taksimetreyi. Sonra artık ezberlediğim klişe cümlelerle devam ediyor; ne işsizlik kalıyor, ne yolsuzluk, ne ar, ne namus...
"Türkiye bitmiş birader"
Aslında bu cümleler hiç te yabancı gelmiyor kulağıma. Tipik gurbetçi geyiğidir. Gurbette uzun süre yaşamış ve daha da yaşamaya niyetli yurttaşlarımız, gurbetçiliklerine haklı bir kimlik kazandırmak adına batırdıkça batırılar ülkelerini. Yarım saat sonunda gariban Somali ayarına gelmiş Türkiye için ağlamaya başlarlar. Aslında cayır cayır burunlarında tütüyordur ama dönerlerse aç kalacaklardır, beş kuruşsuz kalacaklardır! Memleketin yolları kapanmıştır artık!
Onları suçlayacak değilim, gurbetçilik ağır bir yük. Herkesin farklı bir taşıma yöntemi var. Kendi adıma büyük sözler etmek istemiyorum; askerlik sonrası belki tekrar dönerim, belki güzel bir iş bulur kalırım. Gönlüm elbette ülkemde yaşamaktan yana. Bunu bu kesinlikle söyleyemezdim bir üç yıl önce. Uzak bir ülkede daha iyi tanıyorsunuz kendinizi.
Zeka testine tabi tutulan şempazeler vardır. Önlerindeki üçgen, daire ve kare şeklindeki boşluklara uygun cisimleri yerleştirmeleri beklenir. Amerika' da yaşadığım sürece, aptal bir şempazenin üçgen boşluğa tıkıştırmaya uğraştığı "kare cisim" gibi hissetmekten kurtulamadığımı açık yüreklilikle söyleyebilirim. Hiç tahmin etmediğim kadar kareymişim. Kenarlarım birbirine eşit, aralarındaki açı da doksan dereceymiş... Bu her insanda farklı sonuçlar gösteren bir deney. Bazıları mevcut geometrisini terkedip rahatlıkla sığışabiliyor yeni deliğine. Şempazeyi de mahçup etmiyor böylelikle. Şempaze testi geçip haybeden paye kazanıyor.
Lakin yabancı memleketlere olan merakım geçmiş değil. Mümkünse tekrar ABD olmasın ama. Bir iş, bir eğitim, bir proje vesilesiyle -atıyorum- Avrupa' da bir ülkeye gideyim. Gezip dolaşayım, gerekirse bir müddet kalayım. Ama dönüşte hep evime, ülkeme geleyim. Çayımı gazetemi alıp bitirilmeye çalışılan şu memleketimin haberlerini okuyayım.
Uzay aracını onarıp gezegenine dönen uzaylı gibi ansızın çıkıp geldim yıllar önce mahsur kaldığım gezegenden. Bujiler meme yapmış. Bir iki zımparalayınca açıldı lan. İki buçuk dünya yılı boşuna beklemişim. Sürücü sınavında en çok çıkan cevap seçeneğiydi halbuki, nasıl oldu da düşünemedim?
Tası tarağı toplayıp gemiye yerleştirdim. Uzay uçağı değil de gemisi mesala! Napalım böyle isimlendirilmiş. Fevkalade uçan birşey aslında. Yüzmüyor... Eşle dostla vedalaştım. Dünyadan ayrılan E.T misali duygulananlar oldu arkamdan. İy-Ti diyorum, kuşbaşılık ete gitmesin aklın. Bir etin duygulanışı ancak ruhla mümkün. İy-Ti de ince ruhlu, uzun boyunlu, yeşil bir arakadaşımız idi, hatırlarsın. Arkasıdan el sallayanlar, dünyada kalmasını arzu edenler oldu. Yaşlı gözlerle "kal" dediler. Fakat ille de memleketim, dedi bizimki. Bülbülü altın kafese koymuşlar "ille de vatanıma tek yön uçak bileti" demiş. Eh bülbül bu, kartal değil. Onca yolu uçmasını bekleyemezsin.
Hoş Kartalı da gördüm ben "business class" ta. Portakal suyunu yudumlarken "Kıtalar arası yol bu babam, nereye uçuyorsun?" dedi. Küresel ısınmadan, ozon tabakasının delinmesinden falan dem vurdu. Artık uzun yollarda Türk Hava Yolları' nı tercih ediyormuş. İkramı güzel, hostesler ilgiliymiş. Hakkı var, ilgili olmalarının yanı sıra bilgililer de. Yemeğin içinde kaç kalori olduğunu, kabin iç basıncının ideal değerini falan hep biliyorlar. Memleketimin iyi yetişmiş personeli ne de olsa. Ben sormadan günlük gazeteleri getirdiler. Aylar sonra Türk Gazetesi okuyacak olmanın mutluluğu ile sarıldım. Ve manşeti okumamla bırakmam bir oldu.
Trakya' da sel felaketi. 30 ölü!
Sert bir geçiş olmasın, dedim. Ülkeye inmeye on saatim vardı. Pasaportumu mühürletip gişelerden geçiş yaptığım anda zaten Türkiye' yle ve gerçekleriyle yaşamaya başlayacaktım. Henüz zamanım varken uzaylılığımın tadını biraz daha çıkartmak en iyisiydi sanırım. Koltuğumu yatırıp önümdeki monitörde oynayan filme bıraktım kendimi.
NOT: Aralık ayında askere gitmek üzere 11 Eylül tarihinde yurda giriş yaptım. Bu ani bir karardı. Çoğu kimse hala bilmiyor geldiğimi. Biraz geç te olsa siz blog arkadaşlarımla paylaşayım istedim. Aralığa kadar buralardayım. Yazışmak ve görüşmek üzere, diyelim.
İnternet ilk duyulmaya başladığında kendisinden bir mucizeymiş gibi bahsedilmesi tuhafıma gitmişti. Alt tarafı bir kaç sohbet odası ve "ASL?" sorusuyla başlayan ya da biten tuhaf sohbet girişimleri demekti benim için. Bir heves "e-meyil" adresi almıştım ama henüz yaygınlaşmadığı için meyil atacak kimsem yoktu. İnternet kafeye gittiğimde gazetelerden ve dergilerden öğrendiğim bazı ingilizce sitelere girer "vay anam, of of " nidaları arasında sözüm ona dünyaya açılırdım. Arama motorları olmadan internetin bir anlam ifade etmediğini bilmiyordum o zamanlar.
Kısa zaman içinde çok şey değişti. Bir sabah kalktığımızda internet hayatımızın vazgeçilmez bir parçası olarak yerini almıştı. O sabah kahvaltıda sahanda yumurta yemiştim hiç unutmam. Doğruca bilgisayarımın başına oturup favori video paylaşım sitesi yutüpte "sörf " yapmaya başladım. Bir devrimdi bu. Birkaç televizyon patronunun ve devletin tekelinde olan "yayın yapma" insiyatifi el değiştirmeye başlıyordu. Bundan böyle yeteneği olan, söyleyecek sözü olan herhangi biri sanal ağda boy gösterebilirdi. Tamam, mütevazi ve kısıtlı bir yayın olacaktı bu. Ama bir şekilde halk kitlelerinin desteğini alırsa, dağ eteğinden yuvarlanan kartopu misali hatırı sayılır bir çığa dönüşebilirdi. Doğrusu bu ya, halk kitlelerinin beğenisini kazanmak için yetenekli olmaya bile gerek yoktu. Havada salto atan şirin bir kedi sahibi olmak, sakarlık katsayısı yüksek insanlarla aynı ortamda bulunmak ya da geğirirken şiir okuyabilen bir arkadaş edinmek, "mutlaka izle, yarılacaksın" gibi başlıklar atılan komik videolar üretmeye yeter de artardı bile. Komik kısmı göreceli tabi, o konuya girmiyoruz...
İnternet video paylaşım furyası göz kamaştırıcı bir hızla yaygınlaşırken ortalama yetenekli bir insan olarak kayıtsız kalmak istemedim. Ve 19 eylül 2006' da ilk videomu yükleyerek yutüp kanalımı hizmete açtım. Bir TRT gibi, bir CNN gibi "Sharquteri" de bir kanaldı. En azından adı kanaldı. Lakin sonradan çok pişman oldum ingilizce harflerle melezlenmiş bir isim seçtiğime. Şarküteri bloğumun adıydı, yabancılar tarafından doğru telaffuz edilebilsin diye onu "sharquteri" haline sokmuştum. İyi halt etmiştim. Öyle kalacaktı. Sıfırdan bir kanal açmak deveye bale pabucu giydirmekten zordu...
Zaman içinde sağda solda kaydedilmiş piyano parçalarından, arkadaş ortamlarındaki kayıtlardan falan bir amatör video arşivi oluşturdum. Arka sokakta dükkan açmak gibiydi benimkisi. Bekle allah bekle, müşteri yoktu! Ama umudumu kaybetmeden beklemeye devam etim. En azından dükkana kira vermiyordum. (Dükkan adresi; http://www.youtube.com/user/sharquteri)
Bundan altı ay kadar önce kanalımdaki bir videoya kısa bir yorum geldi. "Amelie" filminin piyano müziğini çaldığım bu video genelde rağbet gördüğü için pek şaşırmadım. Yorumu gönderen "dileklovesmusic" rumuzlu biriydi. Müzik seven kanal sahibinin videolarını görmek üzere ilgili bağlantıya tıkladım. Dilek, Almanya' da yaşayan bir türk kızıymış. Evde, bahçede, hatta ütü yaparken içinden geldiği gibi söylediği şarkıları paylaşmış... Söyleyişindeki duruluk ve entonasyon dikkatimi çekti. Dışarıdan ses almamasına rağmen baştan sona detone olmadan ustalıkla söylüyordu. Hoşuma gitti... İki yıldır gurbet ellerde yaşadığım için etrafımda Türkçe söyleyen birilerini bulamak güçtü. Efkar bastığında diğer Türk arkadaşlarımla beraber kadehlerdeki dudak izlerine falan bulaşmıyor değildik ama şöyle "ben susayım sen söyle" diyebileceğim yetkinlikte bir ses yoktu etrafımda. İyi kötü klavyecilik yanımız da olduğu için gayri ihtiyari eşlik etmek istedim Dilek' in şarkılarına. İki gurbetçiden inleyen nağmeler... Ruhumu sardı misali...
Birkaç gün sonra beynimin farklı yerlerindeki neronlar çapraz atlama yaparak bağ kurdu. "Bir solistle çalma" fikrini "internet yoluyla kayıt birleştirme" fikrine yapıştırıverdim. Bir anda aniden oldu bu. Gelinin amcasından sarı bir ellilik gibi yapıştı alnıma. Meblağı merak ettiğin halde oyunu da kesemezsin ya, işte bir müddet oynadım fikrim beynimde. Sonra kara kara düşünmeye başladım. Hiç tanımadığın bir insanla internet üzerinden şarkı yapmak!! Bu, bale pabucu giymiş bir devenin pabuçlarını çıkartmak kadar zordu... Bir de madem bale yapmayacak, hayvanı niye uğraştıyorsun?
Bu tür bir çalışmayı ilk kez Fozoh isimli bir piyanistin sayfasında görmüştüm. "Collaboration music" adını verdiği videoda iki müzisyen, iki farklı şehirden "bindirme" yöntemiyle ortak müzik yapıyordu. Bana kalırsa internetin amacı buydu zaten. Mesafeler nedeniyle uzanamadığımız dallara uzanmaya başlayabilirsek çığır açacaktı. Yoksa internet akıntısı üzerinde manasızca sörf yapmak, ancak ayağımızı üşütüp cırcır olmamıza yol açardı. Malum okyanus soğuk...
Neyse, ortak müzik yapma teklifimi bir e-posta atarak ilettim dileklovesmusic' e. Çok geçmeden cevap geldi. "Kusura bakma ama bu söylediğin şey çok saçma" demiyordu! Bilakis "çok etkileyici bir fikir, hangi şarkıdan başlayalım?" diye soruyordu. İşte, dedim. Galiba aradığım solisti buldum. Çeşitli alternatifler arasından azeri türküsü "Ayrılık" üzerinde karar verdik... Fikrimden geceler, yatabilmirem. Bu derdi başımdan atabilmirem, diyen meşhur türküyü bilmeyen yoktur... İnternetteki versiyonlardan birini beğenip "benim sesim bu yoruma cuk oturuyor" dedi. Yani transpozeyi o sese göre yapmam gerektiğini bildiriyordu. Net hatılamıyorum ama galiba do diyez minördü ton... Hemen piyanonun başına oturup ilgili tondan hazırladım parçayı. Düzenleme işi dert değildi çünkü Ayrılık belli bir şekilde çalınır, söylenirdi...
İngilizcesi collaboration (işbirliği) olan yönteme ben "imece" karşılığını layık görmüştüm. İlkokul ünite dergilerini anımsatıyordu bana. Orada, imece usulü ev yapan, misafir ağırlayan mutlu köylüler vardı gitmesek te görmesek te...
İmece müzik başlı başına güzel bir buluştu ama bunu "imece müzik videosu" haline getirirseniz görsellik kazanıp daha da bir ilginç oluyordu. İşte Dilek ile bu tür bir video denemeye karar verdik. En son hobim olan video montajcılığına da göz kırpıyor olacaktım. İmece videonun olmazsa olmazı video kameraydı takdir edeceğiniz gibi. Yapılan icra sırasında sesle beraber görüntüyü de kaydetmeliydik...
Çekimleri önce ben tamamladım ve dosya transferi yapan siteler yardımıyla Dilek' e gönderdim. Dilek benim çaldığım alt yapıyı dinleyerek baştan sona bir seferde kaydetti. Normalde stüdyolarda yapılan işten farklı değildi yaptığımız. Bildiğiniz gibi albüm kayıtları çok nadir olarak canlı çalınır. Onun dışında her bir ensturman ayrı zamanlarda kaydedilerek tek tek ana hat üzerine bindirilir...
Hatasıyla sevabıyla üç haftada tamamladığımız videoyu buradan görebilirsiniz. Yok efendim yutüp yasağı hala kalkmadı, diyorsanız aşağıdaki URL' yi tünelli münelli bir yerlere kopyalayabilirsiniz.
İsmi "ayrılık" olan parçamızla iki "ayrı" kenti buluşturmuştuk aslında. Miami' de çalınan piyanoya Berlin' den bir ses gelmişti. Berlin' den yankılanan ses yarın belki Paris' te, Ankara' da, Bakü' de başka başka gönüllere değecekti. Müziğin en güzel icra şekli tartışılmaz ki, hep beraber canlı canlı yapılanıdır. Ama birbirlerini hiç görmeden ölecek milyonlarca müzisyen olduğunu düşünürsek, onları hiç yoktan internet yoluyla buluşturmak pek kahramanca bir çaba gibi görünüyor. Sanırım bu kahramanlığın en güzel örneğini de Mark Johnson önderliğindeki "Playing for the Change" hareketi yapıyor şu aralar. Onlarla ilk tanışmam "Stand by Me" şarkısının dünyayı dolaşarak tamamlanan kaydı sayesinde oldu. İlk dinlediğimde milli maç spikerleri gibi "ağlamak istiyorum sayın seyirciler" diye bağırasım geldi. Bizim yapmaya çalıştığımız şeyi çok daha profesyonelce ve büyük bir ekiple yapan bu grup, bizzat müzisyenlerin ayağına gidip onları doğal ortamlarında kaydediyordu. Mesala sadece Stand by Me şarkısı için ABD eyaletlerinden California, New Orleans, New Mexico; ülkelerden Brezilya, Venezuella, Kongo, Güney Afrika, İspanya, İtalya, Hollanda, Fransa ve İspanya' ya tek tek uçularak gerekli kayıtlar gerçekleştirilmiş... Tam bir yeni çağ romantizmi... Bu yollar sadece bir şarkı için tepilen yollar. Daha bunun gibi dokuz on şarkı var internet sayfalarında. Amaçları, müziğin birleştirici etkisiyle hoşgörüyü pekiştirerek bir anlamda dünyayı dönüştürmek' miş... Öyle diyorlar.
Yeri gelmişken belirtmekte fayda var. İmece-Müzik düşüncesiyle yola çıkarken "Playing for the Change" hareketinden haberdar değildik. Yani ilhamı onlardan almış değiliz. Onlar ortaya çıkmadan önce de küçük gruplar tarafından bilinen ve uygulanan bir şeydi müzik ortaklığı. Ama şüphesiz ki bu fikri dünyaya yayan "Playing for the Change" hareketi oldu.
Ayrılık projemizi tamamladıktan sonra "sıradaki parça" için kolları sıvadık. Sıradaki parçayı kime armağan etmeliydik? Slov mu, yoksa tempolu bir çalışma mı olacaktı? Dilek ve YEC' ten tüm sevenlere mi gelecekti? Yoksa neydi? Ne değildi?
Aslında belliydi parça. Bunu daha Ayrılık' ı yaparken düşünmüştük. Bir azeri parçanın ardından ancak bir azeri parça yapılırdı. "Aygız" mı, yoksa "Yalgızam" mı olsun, konusunda kararsız kaldık sadece. Sonradan oyumuzu Yalgızam' dan yana kullandık. Bu sefer çıtayı biraz yükseltelim istiyordum. Mesala üçüncü bir ortak bulup düzenleme konusunda daha yaratıcı şeyler yapabilirdik. Önümüzde koca bir dünya vardı. İstemediğimiz kadar enstruman... Arpa ambarındaki tavuk misali gagalayacaktık önümüze gelen çuvalı. Yutüp' teki müzisyen kanallarında gezinmeye başladım. Bir ensturman ismi arattırıyor ve önüme çıkan ilk kanala dalıyordum. Böyle böyle "çello" ya kadar geldim. Dilek' in de fikrini alarak Yalgızam' a bir çello eklemeye karar vermiştim. Çello ekleyecektik de kime çaldıracaktık?
Hemen bir "Dear Cellist- Sevgili Çellocu" mektubu hazırlayarak önüme gelen 12 kişiye postaladım. İmece müzik yaptığımızı, bizle beraber çalacak bir çellocuya ihtiyacımız olduğunu anlattım. On iki kişiden dördü olumlu cevap vermişti. Şaşılacak şey! Böyle yüksek bir oran beklemiyordum açıkçası. Fransa' dan, Kanada' dan, İngiltere' den ve ABD' den gelmişti katılım istekleri. Vay anam vay, daha dün bir kişiye razıyken şimdi dört kişiden birini seçecek bir karar mercii olmuştum. İçlerinde en yetenekli, en iyi eğitimi almış kişiyi seçtim ben de... Üstelik Tara, diğerlerine göre daha bir candan yazmıştı katılım isteğini. Kendisinin web sayfası burada. Şimdi kariyerini teker teker saymaya kalksam paragraflar yetmeyecek. Siz bir boş vaktinizde bakarsınız.
İlk iş olarak piyano düzenlemesi yapmaya koyuldum. Bunun eğitimini almış değilim. Ama içten gelen dürtülerle, deneme-yanılma yöntemiyle birşeyler yaptım. Üzerine çello için de notalar yazarak Tara' ya gönderdim. Konservatuar okumuş, senfoni orkestralarında çalan bir müzisyen varken bana düşmezdi elbet çello düzenlemesi ama Tara bu tür müziği bilmediğinden hiç olmazsa temel kısımları yazmamı istedi. Ben de Reşid Behbodov' un Senfonik Yalgızam yorumunu baz alarak bazı önerilerde bulundum. Benim yazdığım herşeyi çok beğendi, üzerine de kendi çeşitlemelerini ekledi. Böylece düzenleme kısmını halletmiş olduk. Dilek' in söyleyeceği kısımda bir problem yoktu. Vokali aynen koruyacaktık.
Böyle üç dört cümlede geçtiğim kısım üç ay sürdü ama. Yaptığımız işin aşırı zor olmasından değil, projeye ayırdığımız zamanın kısıtı olmasından kaynaklanıyordu. Tara klasik müzik dışında bazı alternatif türlerle de ilgileniyordu. Üyesi olduğu new age / rock gruplarıyla çıktığı turnelerden arta kalan zamanında bizim projeye bakabiliyordu. Eh bunlara aile ziyaretleri ve başka geziler de eklenince işin bu kadar uzaması gayet normaldi.
Kayıt aşaması geldiğinde yine ilk önce ben başladım. Viyolonsel ve vokal kısımlarını hayal ederek baştan sona kaydettim. Bir yenilik olarak farklı kamera açıları kullanmaya başlamıştık. Yani performansı aynı anda iki kamerayla, farklı açılardan çekecektik. Öneriyi yapan bendim ama iki farklı kameram yoktu. Hatta kameram yoktu. Tüm çekimleri -daha önce Kenan Sadi adını verdiğim- Canon marka bir fotoğraf makinası ile yapıyordum. Tek çözüm parçayı birkaç defa çalarak her tekrarda farklı açıdan çekim yapmaktı. Üç açı kullandım, biri de tepe açısıydı. Tripodu tavana çaktığım bir kancaya asıp -kayıt ortasında kurtulup kafama inmesi ihtimalini de göz önüne alarak- aşağı doğru sarkıtmıştım.
Bu etap sonunda hiçbir şey ifade etmeyen bir piyano partisi vardı elimde. Gireceği yeri işaretleyerek kaydı Dilek' e gönderdim. Dilek yoğun çalışan biri olduğu için sadece pazar günleri kayıt yapabiliyordu. Yani bir hata yaptığımızda bir dahaki pazarı beklemek zorundaydık. Ve yaptık ta... E-posta trafiği ile (bugüne kadar hiç telefonda konuşmadık) yürütülen yazışmalardaki yetersizlik kendini gösterdi ve Dilek benim piyano partisine uymayan bir kayıt gönderdi. Tekrar çekmek zorundaydık. Kayıtları bir arkadaşının yardımıyla yaptığı için ve benim gibi tekrarlı çekim uyguladığı için işi iki kat zordu. Büyük bir sabırla herşeyi tekrar kaydetti iki hafta sonra. Bu sefer güzel bir uyum yakalamıştık. Piyano ve vokal sesini birleştirerek Tara' ya gönderdim. Onun kaydı yapması da hemen hemen bir ayı buldu.
Nihayet bütün kayıtlar tamamlanıp bende toplandığında annemle babam Miami' ye beni ziyarete geldiler :) Şimdi onları bırakıp nasıl otururdum montaj başına? Ben de projeyi askıya alıp üç haftamı bizimkilerle gezip tozmaya ayırdım. Onları uğurlar uğurlamaz büyük bir heyacanla oturdum kurgu başına. Piyano, çello ve vokal ilk kez üst üste duyulduğunda heyacandan ölecektim. Beş aylık bir rüyanın sonucuydu bu, görüntüler ve sesler mükemmel bir uyumla birleşmişti. Parçalarını bizzat ürettiğimiz büyük Puzzle' ımızı tamamlamıştık. Uhuyla yapıştırıp duvara asma zamanıydı artık.
Fakat önce yapılması gereken bir iş daha vardı. Azerice olan bu parçaya ingilizce alt yazı eklemeliydik... Azerice sözcüklerin her zaman Türkçe' deki anlamlara gelmediğini biliyordum. O yüzden bu işi iyi İngilizce bilen bir Azeri yapmalıydı. Yine Yutüp' e yönelerek azeri şarkılar yükleyen insanları takibe aldım. Bunlardan biri de Avustralya' da yaşayan bir Azeri olan Simuzar' dı. Aslında rumuz adıydı bu. Gerçek adının saklı kalması şartıyla çeviriyi yapmayı kabul etti. Üç dört gün içinde mükemmel bir çeviri ile geldi. Sonraları yaptığı çeviriyi yetersiz bulduğunu söyleyecekti... O da benim gibi zor beğenen bir insan olmalıydı. Çeviriyi videonun altında bıraktığım boşluğa oturttum. Sırf o boşluğu elde etmek için tüm videoların çerçevelerini değiştirmiştim.
Montajı tamamladıktan sonra ilk numuneyi ortaklara gönderdim. Doğrusu oldukça uzun zaman beni beklemişlerdi. Sevinçle ve çoşkuyla karşıladılar. Yalnız ikisinin de vokal konusunda bir tatminsizliği oldu. Tara "Dilek hafif önde gidiyor" dedi. Dilek' te "Ben bunu tekrar kaydedeyim, pek güzel olmamış" diye keyifsiz bir mesaj attı. Hemen oracıkta yıkılabilirdim. O kadar uğraşıp didindikten sonra takdir alamamış lise çocuğu gibi kala kaldım. Müzik dersi "4" gelmişti...
Parçanın tekrar ayrı ayrı kaydedilmesi üç ay öncesine -bir nevi cilalı taş devrine- dönmekti benim için. Kabul edilemezdi. Kendimi toplayarak Tara' ya gönderdiğim ilk kaydı (piyano-vokal) incelemeye başladım. Yenisiyle yan yana koyduğumda sonradan yaptığımın 0,25 saniye ileride olduğu görülüyordu. Kızlar haklıydı. Videolarla cebelleşirken esas ses dosyalarına gereken önemi vermemiştim demek ki! Dört saat süren yoğun bir operasyonla Dilek' in sesini ve gözüktüğü tüm kareleri 0.25 saniye geri aldım. "Pilavı pişirdikten sonra pirinci ayıklamaya girişmek" tam olarak örnekliyordu durumu! Allahtan daha sofraya servis etmemiştik.
Yeni video bu sefer tam oy alarak kuruldan geçti. Sağını solunu bir kez daha gözden geçirip sırtına mendil yerleştirdikten sonra saldım çocuğu. O kendi başına Facebook' a gitmiş (Kendi başına gider mi amcası, tabi ben yolladım)
Üç gün sonra Dilek' ten mesaj geldi: "İşlerin bu kadar büyüyeceğini düşünmemiştim. Hürriyet Avrupa' dan aradılar. Yarın benle projemiz hakkında röportaj yapmaya gelecekler" diyordu. Vay anasını sayın seyirciler. Vay anasını... Demek ki video profilden profile gezip gazeteye kadar ulaşmıştı. Hürriyet Avrupa' nın Berlin şubesi de, Dilek ile aynı şehirde olmanın avantajını kullanıp röportaj istemişti. Şöyle bir haberimiz çıktı. O bağlantı çalışmazsa şuna da bakabilirsiniz. Bazı bilgi hatalaları var tabi. Mesala Tara' nın Kanada' da oturduğu yazılmış. Kendisi Cleveland şehrinde, Ohio-ABD' de yaşıyor. Bir de projemiz yutüpte değil, feysbuk' ta tanındı...
Feysbuk' taki arkadaşlar sağolsun, paylaşım konusunda müthiş çalıştılar. Videonun bu kadar yayılmasında emeği olan herkese bir kez daha teşekkür ediyorum. Takip eden günlerde tanımadığım insanlardan tebrik mesajları gelmeye başladı. Bilhassa azeri kökenli insanlar çok sıcak mesajlar attılar. Azerice' nin tatlılığını bir kez daha keşfettim.
Nihayet bir İmece-Müzik klibinin daha sonuna gelmiştik sayın seyirciler. İnşallah yeni örneklerle yine huzurlarınızda olmak üzere şimdilik esenkalın' dı.
Yalgizam' ı aşağıdaki kutudan ya da listelediğim bağlantılardan izleyebilirsiniz.
2006 ağustos ayı benim için bir dönüm noktası oldu. O zamandan bu yana çok sevdiğim hobim "blogculuğu" sürdürüyorum. Genelde mizah kokan, günlük tarzı yazılar yazıyorum. İsimlerimin baş harflerini kullanarak attığım "YEC" imzası rumuzum haline geldi. Ama şarküteri olarak anılmaktan da rahatsız değilim... Buraya tesadüfen gelmiş olabilirsiniz. Hemen gitmeyin, okuyun. Belki beni seversiniz.