7.11.2010

Dilden Dile Şiir / Sizin için


İki buçuk yıl süren Amerika macerasının sonunda ülkeme geri dönüyordum. Bavulum her zamanki gibi bomboş gözlerle bakıyordu bana. Bomboş olan gözleri değil, gözleri bu arada... Kelime oyunu yapmıyorum, vallahi çok kötü bir huyum var. Bir yolculuk öncesi ne yapıp ne edip bavul hazırlamayı hep son dakikaya bırakıyorum. Bakın, son saate demiyorum. Son dakikaya! Bu sefer de benzer bir durumla karşılaşacağımdan habersiz "nasıl olsa daha 18 saat var" diyerek evden çıkmaya hazırlanıyordum ki telefon çaldı. Arayan annemdi. "Hazır mısın oğlum?" diye sordu. Annelerin koku alma yeteneklerine hayranım. "Son rötuşları yapıyorum anne" dedim. Yalan değildi. "Son rötuşlar" çoğul bir ifade olduğu için zaman içine yayılabilme ihtimalleri vardı. Ve görünüşe göre bu ihtimali seve seve değerlendireceklerdi! 

>>

Evden çıktım, birbirini daima dik kesen Miami sokaklarından yürüyerek plaja vardım. Oldukça rüzgarlı bir gündü. Okyanus üzerinde toplanmaya başlayan kara bulutlar esaslı bir fırtınanın habercisi olabilirdi. Tripodun ayaklarını açarak kuma sapladım. Hemcinslerine göre oldukça çelimsiz olan tripodum ancak bu şekilde karşı koyabilirdi haşin rüzgara. Yeni video kameramı plastik kılıfından çıkardım. Daha dün kargo ile gelmişti. Hatta ben şehri terketmeden önce gelip gelmeyeceği konusunda büyük heyecanlar yaşatmıştı bana...

Şimdi şöyle bir sorun vardı. Kameranın nasıl çalıştığını bilmiyordum! Dünden beri fazla vaktim olmamıştı kurcalamak için. Yani kaydetme ve durdurma düğmelerini, zumunu mumunu elbet biliyordum da çözünürlük ayarları gibi detaylı şeyleri henüz öğrenememiştim. "Bir ayar tutturup herşeyi aynı programda çekerim" diye teselli ettim kendimi. Türk annelerinin çamaşır makinesi kullanımına getirdiği bir felsefeydi bu. Pamuklu, yünlü, hassas, sentetik, diyerek hayatı karmaşıklaştırmaya hiç lüzum yoktu... Düğmelere dokundukça çıkan "cıv cıv" sesleri arasında kamerayı ayarladım. Hazırdım artık, kayıt dümesine basabilirdim.


Şöyle birşey çektim... Miami plajındaki cankurtaran klubelerinden biri bu. Direkte dalgalanan mor bayrak köpekbalığı ya da vatoz gibi canlıların yakınlarda olabilme ihtimaline dikkat çekiyor. Yeşil bayrak ta "ama istiyorsanız girebilirsiniz" manasında asılmış... Bu fotoğrafı, video görüntüsünden dondurarak elde ettim. Eksi kırk derecede tüm videolar tel tel ayrılıp fotoğraf karelerine dönüşüyor, biliyorsunuz. Bu karedeki donuk renkler biraz da ondan kaynaklanıyor. Ama arka plandaki mayolu adamları seçebiliyorsunuzdur. Görüntü 5 Eylül 2009' da çekildi. Fırtına patlamadığı sürece Miami' de kış aylarında bile rahatlıkla denize girmek mümkün... Herneyse, bu görüntünün bambaşka bir anlamı vardı aslında benim için. Eğer başarabilirsem yeni şiir projemin giriş sahneleri olacaktı bunlar. Şiir projesi derken, şiir okuyan insanların görüntüleri diyelim... Yoksa şiir müsameresi ya da oratoryo gibi bir performans hazırlığında değildim.

İnsanların bir amaç etrafında toplanmasına hastayım. Marşı basmayan arabaya "el atan" mahalle esnafından tutun da olumsuz bir durumu protesto etmek için sokaklara dökülen geniş halk kitlelerine kadar her çeşit topluluk beni heyecanlandırır. Ama insanları fiziksel olarak toplamak kolay iş değildir. Bunun yerine oyları, imzaları, fotoğrafları ve bazen de görüntüleri toplanabilir. İşte yapmayı arzuladığım şiir projesi böyle bir koleksiyonculuk hayaliyle ortaya çıktı. 


"Karşılaştığım insanlardan birer kelime toplayıp bunları uhuyla bir film şeridine yapıştırsam nasıl olur acaba?" diye düşündüm. "Hatta bu kelimeler birleşip bir şiir yapsa, bu şiir de tüm insanlığa seslenip evrensel değerlere atıfta bulunsa ne güzel olur" dedim. Tamam, bu söylediğimin şarkılı versiyonu olan "Değişim İçin Çal" projesinden ilham aldığım doğrudur. Hatta Gezgin Matt' in tuhaf dans stiline ayak uydurmaya çalışan insanların görüntülerini içeren "Matt Hangi Cehennemde?" projesini de çok ayrı bir yere koyarım. Ama bu ikisinden de farklı bir şey yapmaktı amacım. Konuyu içselleştirerek kendi anadilimi ön plana çıkarmak istiyordum. Amerika' dan elimi ayağımı çektiğim şu günlerde önüme çıkan insanlara Türkçe bir şiir okutabilir miydim?

"Neden olmasın?" dedim. Ve şiir bilgisine güvendiğim arkadaşlarıma mesajlar attım. Aradığım şiir evrensel temalı, kısa ve sade bir şiirdi. Önceleri Nazım Hikmet üzerinde durduk. Sonra Cahit Sıtkı' yı düşündük ve nihayet Orhan Veli' de karar kaldık... Orhan Veli' nin "Sizin için" isimli şiiri "insanlığa" hitabıyla başlıyordu ve yabancı ağızlarda dağılmadan okunabilecek, kolay anlaşılabilir bir kısalıktaydı.

İnsanlığa;

Sizin için, insan kardeşlerim,
Herşey sizin için;
Gece de sizin için, gündüz de;
Gündüz gün ışığı, 
gece ayışığı;
Ay ışığında yapraklar;
Yapraklarda merak;
Yapraklarda akıl;
Gün ışığında binbir yeşil;
Sarılar da sizin için, pembeler de;
Tenin avuca değişi,
Sıcaklığı,
Yumuşaklığı;
Yatıştaki rahatlık;
Merhabalar sizin için;
Sizin için limanda sallanan direkler;
Günlerin isimleri,
Ayların isimleri,
Kayıkların boyaları sizin için;
Sizin için postacının ayağı,
Testicinin eli;
Alınlardan akan ter,
Cephelerde harcanan kurşun;
Sizin için mezarlar, mezar taşları
Hapisaneler, kelepçeler,
idam cezaları;

Sizin için,
Herşey sizin için.

İngilizce şarkılarla büyümüş bir nesildik. Fransızca okunan bir şiiri anlamasak dahi ağzımız açık dinlerdik... İspanyolca' yı takdir eder, Almanca' yı "öğrenmek lazım" diye tanımlardık. Dünyaya bir Türk olarak gelmek ne zordu yarabbi! Güzel bir iş bulup teknolojiyi yakından takip etmeye bile yetmiyordu anadilimiz. Okul hayatımızın yarısını yabancı bir dil öğrenmeye adıyorduk! Şüphesiz dil öğrenmek insanın ufkunu açan tarifsiz bir keyiftir. Ve sömürülen ülkelerin vatandaşları bu keyfi bolca yaşarlar... İstanbul' da, Boğaziçi' nde tarifsiz kederlerle şiir yazmış Veli' nin oğlu Orhan Veli' yi kim tanır? Onun naif dizelerinde dolaşıp köklü bir dünya dilini hiç olmazsa telaffuz etme keyfini kim yaşamak ister?... Elimdeki kamerayı insanların yüzlerine doğrultup işte bu soruyu soracaktım. İşim zordu doğrusu...

Tripodu topladım. İnsanlar havadan yana umutlarını iyice kesmiş olacaklar ki, plajı akın akın terk etmeye başlamışlardı. Miami' nin simgelerinden olan cankurtaran kulelerini ve plaj sepetleriyle evin yolunu tutan mutsuz insanları çekmiştim. Bir şiir videosu için kötü bir başlangıç sayılmazdı. Şimdi South Beach sokaklarına dalıp Türkçe şiir okumaya meraklı kişileri kaydetmem gerekiyordu. Tahmin edersiniz ki kimsenin böyle bir şey için can attığı yoktu. Olabilecek en sempatik halimi takınarak bir kahve dükkanından içeri girdim. Köşede bilgisayarları başında oturan genç çifti kestirmiştim gözüme. Ama bir problem vardı, ayaklarım gitmiyordu. Hamle yapmak için bir daha uğraştım ama nafile! Yahu ben çekingen biri olduğumu unutmuşum... Böyle şeyleri kolay kolay yapamam ki! Tamam lise çağlarına göre bayağı bir ilerleme kaydetmiş durumdayım, hatta kızlarla konuşurken gözlerine bile bakar hale geldim ama hamurum gereği içine kapanık ve utangaç biri olmaktan kurtulamadım bir türlü... Kafamdan bunlar geçerken hala mal gibi orta yerde dikildiğimi fark ettim. En iyisi bir kahve alıp tenha bir köşede sakinleşmekti. 

Kahvemi aldım ama tenha bir köşeye değil, az önce gözüme kestirdiğim çiftin tam yanına oturdum. Kamera yanı başımda hazır bekliyordu. Çantamdam defterimi çıkardım. "Sizin İçin" şiirini Türkçe ve İngilizce olarak yazdığım defterdi bu. İnsanlara bilmedikleri bir dilde küfür ettirmeye çalışmadığımı kanıtlamak için onu hep yanımda taşıyacaktım. Sağolsun Amerikalı ev arkadaşım Jake de şiirin Türkçe okunuşunu İngilizce harflere yazmıştı. Bu yöntemle anadili İngilizce olan kişilerin telaffuzunu kolaylaştırmayı amaçlamıştık.


Bir gözüm sürekli yan masadaydı, lafa girmek için doğru zamanı kolluyordum. Ha girdim, ha gireceğim derken üç yıl yaşlandım... İşin bu kısmını hiç hesap etmemiştim gerçekten, insanları pat pat çevirip kelimeleri çat çat okutup göndereceğim sanıyordum. Hele ilk denememde reddedilirsem bütün hevesimi kaybedebilirdim. Anadolu Lisesi' nde okuduğum yıllara geri döndüm. Gaipten anne ve babamın sesi işitiliyordu:

 "Oğlum git turistlerle konuş, İngilizceni geliştir"

Aile buluşmalarında babamın pek severek anlattığı bir anektod vardır. Sene doksan bir olmalı... Anadolu Lisesi hazırlık sınıfını geçtiğim yaz Fethiye' ye tatile gitmişiz. Babam her gördüğümüz turistle konuşmam için yoğun baskılarda tabi. Bense hep kaçıp duruyorum. En sonunda kızına balon almaya çalışan bir İngiliz babayla karşılaşıyoruz. Baloncu meramını bir türlü anlatamıyor, balonun fiyatı 5 lira ama İngiliz 10 lira vermeye uğraşıyor. Olaya müdahale ederek ailemin gurur dolu bakışları altında "fayf türkiş liras" diyorum. Belki de kuvvetli aksanım yüzünden ne dediğimi anlamıyor İngiliz. O sırada baloncu parmaklarını makas gibi açıp 10 lirayı ortadan kesermiş gibi yapınca İngilizde jeton düşüyor. "Oh, half of it" diyor. Annem şaşkın! Babam "Ulan Yosun o kadar hazırlık okudun bi baloncuyu geçemedin" diye patlatıyor espriyi. Zamanla efsaneleşip dillere pelesenk oluyor bu laf. 

"Bi baloncuyu geçemedin!" 

Üniversite sonrası çalışmak için ABD' ye gelmiş olsam dahi geçmişimdeki o baloncu sendromundan hiç kurtulamadım. Şu anda kahve dükkanında, yanı başımdaki insanlarla konuşmaya ölesiye korkuyor olmam da belki bu travmadan kaynaklanıyordur. Fakat kendimi bir şekilde aşmaya kararlıyım. Boğuk bir sesle "eskuizmi" diyerek aniden yan tarafa dönüyorum! "Buyrun" der gibi bakıyorlar. Boğazımı temizleyip daha bir cesaretle "bir video sanatçısı olduğumu, uluslararası bir şiir projesi yaptığımı" anlatıyorum. Böyle demezsem ciddiye alınmayacağımı düşünüyorum çünkü... "Sanat" lafı birçok kapıları açıyor bu ülkede. Teklifimi severek kabul ediyorlar. Aman allahım bu kadar kolay mıymış!? Onlara şiirdeki ilk dizeyi veriyorum:

"Sizin için insan kardeşlerim"

Nereden nereye... İspanya' dan Miami' ye üniversite eğitimi için gelmişler. Ve şimdi hiç bilmedikleri bir dilde şiir okuyup projemin ilk katılımcıları olacaklar... Çevredekilerin şaşkın bakışları altında ekipmanlarımı kuruyorum. Sahne ışığı dışında herşey profesyonel bir belgesel seti gibi. Ama belki de değildir bilemiyorum, çünkü daha önce hiç profesyonel belgesel seti görmedim... Bir kaç demeden sonra kelimeleri başarıyla telaffuz eder hale geliyorlar. Ne de olsa anadilleri İspanyolca. Ve İspanyolca ses yapısı itibarıyla birçok dilden daha yakın bize... Genç çifte teşekkür edip e-posta adreslerini alıyorum. Montajı tamamlayınca ve filmi internete yükleyince kendilerini haberdar edeceğimi söylüyorum... İşte budur ya! Derdini anlat, çekimini yap. Eyvallah de çık! Havalara giriyorum hafiften. Baloncu zehirli kimyasal boyalarla boyanmış balonlarıyla uzaktan bana bakıyor. Hayali bir kol hareketi çekiyorum ona.

Bu ivmeyi yakalamışken kahve dükkanına tekrar girmekte yarar var. Sonuçta sokakta yürüyen adamı çevirmek zor, muhtemelen bir yerlere yetişecektir. Ama kahve içen adam nispeten aylaktır. Hele bu şahıs Türkiye' deyse ve önünde okey takımı varsa bir ömür bile aylak durabilir... Bu defa iki kız seçiyorum hedef olarak. Gözleri hafif çekik. Videomda çok farklı kökenlerden insanlar olması beni memnun eder. Hatta marjinal, tuhaf giyimli insanlar olması daha da işime gelir. Kızlara öyle bir özgüvenle yaklaşıyorum ki içimdeki gizli çapkın neredeyse dile gelicek. "Merhaba kızlar, uluslararası bir şiir projesinde yer almak ister misiniz? diye soruyorum. Gergin bir sessizlik oluyor. Sessizlik iyiye işaret. Kesin bir dille "hayır" ı da basabilirlerdi. Hız kesmeden konuşmaya devam ediyorum. Şiirin Türkçe olmasını biraz yadırgıyorlar ama yine de ilgilerini çekmeyi başarıyorum. Şimdiki dizemiz "herşey sizin için" dizesi. Bunu ikisi aynı anda söylemek istiyor ama senkronizasyon sorunu yaşamamak için "kim kimin bacağına kaç kere vurduktan sonra gireceklerini" tartışıyorlar. Amerika' da doğup büyümüş, muhtemelen Asya kökenli iki sempatik kız... Onlara da teşekkür edip adreslerini alıyorum.


"İnsanlardan umudu kesmeyelim o zaman lan" diye bir düşünce dolduruyor içimi. Her ne kadar ben merkezci olsalar da, dinleri imanları para olsa da demek ki dünyayı ayakta tutan bir dürtü hala var. Yardım isteyen yabancıyı makul sınırlar içinde geri çevirmiyorlar... Tezimi bir sonraki katılımcı adayında denemek için sokağa çıkıyorum. Meşhur Lincoln Caddesi burası, bizdeki İstiklal Caddesi' nin küçük kardeşi... Daha önce de gelip geçerken gördüğüm bir teyze var, ona rastlıyorum. Tekerlekli iskemlesi üzerinde bekliyor. Ama kimi bekliyor, yemeye içmeye nasıl para buluyor belli değil. Amerikalıların "evsiz" diye tabir ettiği insanlardan... Yanına yaklaşıp ismini ve benim için bir kelime telaffuz edip etmeyeceğini soruyorum. Karen hiç tereddüt etmeden kabul ediyor. "Gece de sizin için" dizesini okutmaya çalışıyorum ona. Ama müthiş zorlanıyorum, çok kötü telaffuz ediyor. Jake' in yazdığı ingilizce okunuşları veriyorum. Biraz çalıştıktan sonra daha başarılı bir şekilde söylüyor ama her tekrarda en az bir kelimeyi kötü okumaya devam ediyor. En sonunda "montajda toplarım" diyerek ikimiz için de kabusa dönüşen bu süreci sonlandırıyorum. Karen' in yanında tuhaf bir arkadaşı var. Sohbet girişimlerime karşılık vermeyen, biz konuşurken cep telefonuyla habire fotoğraf çeken bir adam bu. İkisini baş başa bırakıp teşekkür ederek ayrılıyorum. Karen internet kullanmadığı için şiir videosunun tamamlanmış halini hiçbir zaman göremeyecek.


Miami' deki son günümü oldukça verimli geçirmekteyim. Maşallah nazar değmesin. Havanın yağmamasına da oldukça minnettarım. Bu mevsimde yağmur çok sık gördüğümüz bir şey. Etraf kararmadan önce iki kişiyi daha yakalıyorum. Biri kendi rap müziği albümlerini satmak için çığırtkanlık yapan Mike, öbürü de kadın kıyafetleri içinde bir çeşit dans gösterisi yapan kaçık bir adam.


Mike' a şiirdeki "gündüz de" kısmını söyletiyorum. Ama yukarıda gördüğünüz Huysuz Virjin ile diyalog kurmam mümkün değil. Adam hiperaktif, yerinde duramıyor. Ben ona soru soracağıma "biraz bahşiş karşılığında muhteşem dansımı izlemek ister misin?" diyerek o bana soruyor. "Olur" diyorum. Parmaklarıyla beni gösterip bindallı entarisiyle dönüp duruyor. Muhteşem dans buymuş... Allah iyiliğini versin Huysuz.! Gerçek adını sormak aklıma gelmedi. Ama kendisi Lincoln Caddesi' nin renkli simalarından, bir gün yolunuz düşerse selamımı söylersiniz.

Artık hava iyiden iyiye karardı. Bu saatten sonra dış mekan çekimi yaparak gölgeli yüzler elde etmek istemiyorum. "Eve gidip bavullarımı toplamaya başlamak" en mantıklı seçenek olarak önümde... Sabah altı uçağına yetişeceğim. Ama son bir çekim daha yapsam ölmem ya! Öldürmeyen allah öldürmezmiş, belki ben de ona denk gelirim... 

Saatime baktım ve Adrian' ı aradım. "Adrian evde misin?" dedim. "Evet" dedi. "Dur o zaman geliyorum, çok baba projem var oğlum" dedim... Adrian iş yerinden arkadaşım. Abisi Küba' da tiyatro oyuncusu. Kendisi de Miami Koleji' nin tiyatro okuluna gidiyor. Yetenekli bir arkadaş. Türk pop müziğine bayılıyor, daha benim bilmediğim pop şarkılarını bulup teklifsizce kulağıma koyuyor. Ayıp olmasın diye de "sevmiyorum birader" diyemiyorum. Neticede gurbetteyiz, memleketle ilgili herhangi bir şey ilgimi çekmeli. Ne anlatıyordum? Haa... 

On dakika içinde eve vardım. Hoş beşten sonra konuyu açtım kendisine, şiir projesini anlattım. Çok hoşuna gitti. Zaten öteden beri bir kısa film yapma derdindeydi. Tabi muhtemelen bu tarz bir şey planlamıyordu ama dar zamanda buna da şükürdü. Bugünkü sokak çekimlerinden sonra şiir dizelerini sırayla değil de karışık olarak kaydetmeye karar vermiştim. Kübalı arkadaşımın bahtına da "merhabalar sizin için" dizesi düştü. Adrian oldukça ciddiye aldı bu işi. Kelimeleri bir Türk gibi okumaya çalıştı. Sekiz on farklı versiyon çektik, bana sorarsanız hepsi birbirinden güzel oldu. Halini tavrını Türk Filmleri' ndeki jön karakterlere benzettim.


Vedalaşıp ayrıldıktan sonra saatime baktım. 22' yi gösteriyordu. Yani bavul hazırlamaya kabaca üç saat kalıyordu. Oh mis. Bundan çok daha dar zamanlarda toplandım ben. Gerçi bu seferki kıtalararası ve tek yönlü bir göç hareketi ama olsun, inandıktan sonra başarılmayacak iş yok! Ayıptır söylemesi inanmak konusunda oldukça iyiyimdir. Hatta o kadar içten inanırım ki, imkansız şeyler bile mümkünmüş gibi gelir bir süre sonra. Mesela evden çıkmaya yarım saat kala Jake' e hala "bak bu işine yarar mı, bunu versem kullanır mısın?" muhabbeti yapıyor olmam ancak bu derinden inanma gücümle açıklanabilir. Çantayı doldurmaya hala başlamamışım ama bunun mümkün olduğuna inanıyorum! Etrafta kitaplar, kıyafetler ve kablolar göç yollarını şaşırmış göçmen kuşlar gibi uçuşmakta... 

Olayın vahametini kavrayan Jake, beni kırmamaya çalışarak "Yanlış anlama ama havaalanı otobüsünü yakalayamayacaksın gibi gözüküyor. Taksici bir arkadaşım var, istersen onu çağırayım" diye teklifte bulunuyor. Otobüs yerine taksiyle gitmek bir saatten fazla zaman kazandırır. "Süper fikir, ben kamerayı kuruyorum o zaman" diyorum. "Ne kamerası?" diyor. "Abicim benim şiir projesi yok mu?" diyorum. "Fesupanallah!" diyor (Aslında kendisi Amerikalı olduğu için "fesupanallah" diyemez. Biz prodüksiyon olarak dublaj attık oraya) 


Jake' i mutfak kapısının önünde konumlandırıyorum. Ev arkadaşım olduğu için şiirdeki en zor cümlelerden birini seçiyorum ona: 

"Gündüz gün ışığı, gece ay ışığı"

Biz çekimi yaparken yan odadaki dağınık eşyalar kendiliğinden bavula dolmaya başlıyor! Çorapların kendi kendilerine top olmalarını görmeniz lazım. Top top olup bavulun derinliklerine atlıyorlar. Pantolonlar çoktan yerlerini almış. Gömleklerse havada katlanarak bavula yerleşmek üzere "iniş izni" bekliyorlar. Ne muhteşem bir organizasyon! Geride bıraktığım çöpler bile kendi kendilerini süpürmüş, odam tertemiz... Ve malesef ki hepsi benim beynimin içinde cereyan ediyor! Hayalini kurduğum herşeyi, az sonra rüzgar hızıyla yine ben yapmak zorundayım. Fizik kuralları üç buçuk attığınız zamanlarda bile size yardım etmez. Ama siz bunun hayalini kurmakta serbestsiniz.

Taksici Josh kapıya yanaştığında ben tüm valizlerimle beraber hazırım. Fakat Jake' e büyük bir enkaz bıraktığımı tahmin edersiniz. Dönüp son altı ayımızı geçirdiğimiz eve bir daha bakıyorum. "Vay be" diyorum. Hüzünlenmek için zamanımız var ama bu imkanı havaalanında kullanmak istiyoruz, zira Jake' de bizimle beraber geliyor.

Josh Türkiye' de yaşasaydı bence kesin haber spikeri yaparlardı onu. Ya da Devlet Operası' nda bas bariton olarak koroya girerdi. Öyle tok ve koyu bir sesi var... "Şiir okutmak için ideal bir aday" diye düşünüp ellerimi sıvazlıyorum. Havaalanına varınca beraber kahvaltı etmek üzere bir kafeye oturduğumuzda bilin bakalım napıyorum? Jake bozuluyor biraz. Arkadaşını herkesin içinde zor durumda bıraktığımı düşünüyor olmalı... Ama Josh gayet rahat. Bir eliyle kakaolu sütünü içerken bir yandan da verdiğim kelimelerin okunuşuna çalışıyor. Kendisi Belize' liymiş. Böyle bir ülke olduğunu bile bilmiyordum. Kalem isteyip "Ay ışığında yapraklar" dizesinin okunuşunu bir de kendi dilinde yazıyor. Arka planda tabak çanak gürültüsü içinde kaydımızı yapıyoruz.


Josh ve Jake ile vedalaşırken aslında Miami' yle de vedalaşıyorum. Buralara bir gün tekrar yolum düşer mi acaba? Jake Amerikan filmlerini andıran bir edayla elini omzuma koyup "hey adamım kendine dikkat ha!" mealinde bir şey söylüyor. Yine bu filmlerden bildiğimiz, giden arkadaşa kişisel bir eşya armağan etme geleneği vardır. Jake bunu da uyguluyor. Boynundaki gümüş "haç" ını çıkarıp bana armağan ediyor. Şaşırıyorum! En değerli aksesuarıdır bu. "Bir gün dinimi değiştirmeye karar verirsem, aklımda bulunsun" diyorum. Jake' e karşı mahçubum, bilsem ben de kehribar tespih takımı ve ezan okuyan saat armağan ederdim! Sadece sarılıyorum. Bir yıllık ev arkadaşlığımızın hararetli sarılması bu.

Bundan sonra hedefim New Jersey' nin Newark Havaalanı. Lise arkadaşım Anıl beni orada karşılayacak. Üç gün onun misafiri olduktan sonra New York' taki bir havaalanından Türkiye uçağına bineceğim. Anıl' ın şu anda oturduğu ev Manhattan Adası' na trenle 40 dakika uzakta bulunuyormuş. Bu da şiir projeme koca gökdelenlerin arasında devam edebileceğim anlamına geliyor. Heyecanlıyım.

Uçağa binince kameramı çıkarıp dün çektiğim 30 dakikalık kaseti izliyorum. Teknik özelliklerini tam anlamadığım bir kamera ile çektiğimi düşünürsek yine de fena sayılmaz görüntüler! Yalnız ilk katılımcılarım olan İspanyolları mikrofonu açmadan kaydetmişim. Gerçekten şahane bir sessiz film olmuş. Bu durumda giriş dizesini başkasına söyletmem gerekecek. 

Bu başkası tatil amaçlı New York' a gelen Louise oluyor. Allahın hikmeti işte. Sen taa İngiltere' den kalk gel, ünlü Times Meydanı' nda otururken utangaç ama bir o kadar da arsız bir Türk tarafından hiç bilmediğin bir dilde bir şeyler söylemeye zorlan. Olacak iş mi bu? Ama hakkını vermek lazım, Louise "Sizin için insan kardeşlerim" dizesinin altından başarıyla kalkıyor.


O sırada bizi izlemekte olan polis memuruna takılıyor gözüm. Acaba kızı rahatsız ettiğimi falan mı düşündü? Saygılı bir üslupla yanaşıyorum. Kısa bir tanışmadan sonra "salamun aleykum" kelimesinin telaffuzu üzerine konuşmaya başlıyoruz. Polis memuru müslümanmış ta, Türkiye' de bu kelimeyi nasıl telaffuz ettiğimizi merak ediyormuş. Onu hemen şiir projeme davet ediyorum. Kabul ediyor fakat videonun internete yükleneceğini duyduğu anda cayıyor. "Resmi üniformayla görünmemiz yasak" diyor. Çok komik ama galiba tüm sanal alemi sallayacak bir şey yaptığımı düşünüyor din kardeşim. Bu videonun aslında pek kimsenin umrunda olmayacağını açıklamaya çalışsam da başarılı olamıyorum.

Louise' ten sonra Insa ve Kyra adında iki Alman kızla tanışıyorum. Onlar da tatil için buradalarmış. Türklere ve Türkçe' ye yabancı değiller doğal olarak! "Yapraklarda merak" ve "Yapraklarda akıl" dizelerinde anlaşıyoruz. Bol kahkahalar arasında, uzun tekrarlarla çekiyoruz. "Aaa başlarım ama senin şiirine" diyerek kızıp gitmeleri de mümkün ama gösterdiğim çabaya saygı duyuyor olmalılar ki böyle bir şeye kalkışmıyorlar.


O gün günlerden pazartesi ve tarih 7 Eylül 2009. Amerika' da eylül ayının ilk pazartesi günü "labour day" yani "işçi bayramı" kutlanmakta... Nedense bu tür milli tatiller hep ilk ya da son pazartesilerde kutlanıyor. Pazartesinin haftasonuyla birleşme yeteneğinden kaynaklanan bir cazibesi olmasın? Ama aynı cazibe Cuma' da da var! Fakat "teyzenin" anne yarısı olması gibi Cuma da Cumartesi yarısı kabul edilir. Bu bağlamda sendromu, psikozu olmaz. Ama pazartesi öyle mi? Haftanın yedi günü içinde ruhsal durumu en bozuk gündür. Belki Amerikalı yetkililer bu olumsuz etkiyi biraz olsun azaltmak için milli bayramlarını pazartesilere denk getiriyorlardır. Her neyse, çok ta önemli değil. Koca bir paragrafı bu konuyla harcadığıma inanamıyorum.

New York' a ilk defa gelen bir çok kişi gibi ben de hemen "Central Park" ta alıyorum soluğu. Şehir içinde orman, orman içinde derman bulmak isteyenler için tasarlanmış muazzam bir ortam... Haliyle insan merak ediyor, metropolün ortasındaki bu yeşil alanı nasıl koruyorlar diye? New York' u bizim belediyeler yönetse her yerel seçimde küçülte küçülte canım parkı "Central Aile Çay Bahçesi" ne çevirirlerdi.


Bugün resmi tatil olduğu için her yer tıklım tıklım... Neredeyse İzmir Enternasyonal Fuarı' nın açılış günü kadar kalabalık! Ve sanırım "Enternasyonal" kelimesi buraya, dünyadaki her yerden daha fazla yakışıyor. Çimenler üzerinde gezinirken dünyanın her ülkesinden yüzler görüyorum. Arpa ambarına düşmüş tavuk kadar şanslıyım, projemde kullanabileceğim ne kadar çok insan var!  

Yerde iki seksen yatmakta olan bir adamın yanına yaklaşıyorum önce. Projeyi dinledikten sonra doğrulup hiçbir açıklama yapmadan koşarak uzaklaşıyor. O kadar mı kötü bir şey istedim yahu? Çok garip! Rahatını da bozduk adamcağızın... Sonraki denememi kitap okuyan Hintliler üzerinde yapıyorum. "Uluslararası bir şiir projesine katılmak ister misiniz?" dediğim anda kesip  "Hayır" diyorlar. Galiba işim sandığımdan zor olacak! Üstelik iki reddedilişin ardından moralim bozulmuş durumda. Bir üçüncüyü kaldıramam... Kime gitsem, kime gitsem? En iyisi kızlara gideyim. Beni en iyi kızlar anlar... 

Kısa bir araştırmadan sonra, market işi soğuk mezelerle post modern bir piknik hazırlığında olan iki genç kız buluyorum. "Merhaba, ne kadar güzel bir gün değil mi?" şeklinde sinematografik bir girişin ardından kendimi takdim ediyorum. Bir "video artist" olduğumu ve önemli bir proje hazırlığı içinde olduğumu anlatıyorum. Kızlardan biri parmağındaki rus salatasını yaladıktan sonra "Nerede çekeceğiz?" diye soruyor. "TRT Arı Stüdyoları' nda" diyorum. Ama içimden... Yemek keyiflerine fazla engel olmama sözü vererek kayda giriyorum. Sahne esas kızın "Gün ışığında" repliği ile açılıyor, hemen yana kayarak diğer kıza dönüyor. O da "binbir yeşil" diyerek noktayı koyuyor. Bu kadar basit. Tek alışta tamamlıyoruz. Sözümü tutmuş olmanın rahatlığıyla Regina ve Ivonne' a teşekkür ediyorum.

Talihim açıldı. Kızlar bana yeniden yaşama gücü verdi bu zalım topraklarda. Keramet kamerada herhalde... Yoksa aksesuarsız gidip kızlardan bir şeyler istediğimde genelde olumsuz cevap verirler! Bundan sonra kamerayı boynumdan çıkartmayacağım lan... 

Bu şekilde saf saf yürürken yakında bir yerden gelen müzik sesiyle dünyaya dönüyorum. Birileri fena halde eğleniyor olmalı... Çok uzakta olamazlar! Nitekim sesleri takip ederek kolayca parti merkezine ulaşıyorum. Türkiye' deki parti merkezlerinden çok farklı bir manzara çıkıyor karşıma. Bir kere kimse takım elbise içinde değil... İnsanlar günlük kıyafetleriyle olabildiğince rahat dans ediyorlar. Bir elektronik müzik grubunun albümlerini satma şekliymiş bu."Denemeden alma abla!" diyen esnaf gibi... Oynatmıyorsa alma! Bana sorarsanız şarkılar gayet başarılı. Paten kayan ve çılgınlar gibi dans eden insanlardan da anlamak mümkün bunu. Yalnız o kalabalığın içinde biri var ki belirtmeden geçemeyeceğim. Kafasında "Obama" şapkası, üzerinde "popun kralı" tişörtü, ayağında şortu ve renkli pabuçlarıyla dans eden bastonlu bir dede bu! Evet gerçek bir dede. Kendisini uzun uzadıya izledim, yürürken baston kullandığı halde dans ederken zerre kullanmıyor. 


Burada durup olan biteni saatlerce izleyebilirdim ama görev bilincim beni tekrar vazifeye çağırdı. Hava kararmadan birkaç kişiyi daha kaydetmeliydim. Defterimi çıkarıp baktım. Daha okunmamış yığınla cümle vardı. "İyi ki kısa şiir seçtik ha" dedim. Bir de uzun olsaydı, ömür boyu çekim yapacaktık demek ki! En iyisi çimenlik alana geri dönmekti. Orada bir rahatlık, bir huzur gördüm ben. Yine en şeker yüz ifademi takınarak üç futbol sahası genişliğindeki insan denizi içine daldım...

- Merhaba, farklı ülkelerden katılan gönüllülerle bir şiir oluşturmaya çalışıyorum. Siz nerelisiniz?
- Japonya!
- Aaa çok güzel, henüz Japonya' dan kimse katılmamıştı.
- Nasıl bir şiir bu?
- Evrensel barışı anlatan bir şiir.
- Güzel.
- Katılmak ister misiniz?
- Olur tabi ama benim İngilizcem pek iyi değil.
- Bu hiç sorun olmayacak!

Bu konuşmadan sonra meşhur defterimi çıkartarak güzel bir sunum yaptım. Akari ve Sayaka benimle çalışmayı kabul ettiler. Çekime başladıktan sonra "şu anda prova yapıyoruz, kamera açık değil" diyerek kendi çapımda bir cinlik yaptım. Kayıt psikolojisi insanları doğal davranmaktan alıkoyabilir çünkü... Prova tamamlandığında istediğim görüntüleri çoktan elde etmiştim. Kendilerine çok teşekkür ettim. Onlar da ellerini kavuşturup başlarını öne eğerek Japon gibi teşekkür ettiler.


Doğrusu keyfim yerindeydi. Amatör bir filmci olarak, yıllardır birçok profesyonel film setine ev sahipliği yapmış bu parkta, anadilimde yazılmış bir şiiri adım adım ortaya çıkarıyordum. İnsanlar beni kırmıyor, hafif zorlanarak ta olsa Orhan Veli' nin dizelerine ses vermeye çalışıyorlardı. 

Sayaka' yı kaydederken hemen arkamızdaki çiftin bizi izlediğini fark etmiştim, bu güzel bir fırsat olabilirdi. Çantamı toplamadan arkaya geçtim. Meraklı bakışlarla beni izleyen çifte kibarca gülümseyerek artık ezberden okuduğum sunum cümlelerini makinalı tüfek gibi sıraladım. "Baylar bayanlar, bu elimde görmüş olduğunuz bıçak seti beş lira olup yanında biley taşı hediyelidir" Tahmin ettiğim gibi ilgi gösterdiler. Lacey ve Peter doğma büyüme Amerikalıymış. Böyle kozmopolit bir kentte orjinal Amerikalı görünce şaşırıyor insan! Lacey için "Yatıştaki rahatlık" dizesini seçtik. Dizenin anlamı gereği cümleyi sırtüstü yatarken söylemesinin daha etkili olacağını anlattım. "En iyi yaptığım şey" diyerek kabul etti. Bir iki seferde kaydettik. Sıra Peter' a geldi. Peter "Günlerin isimleri " cümlesinin on beş farklı yorumunu seslendirdikten sonra durup "Oldu mu?" diye sordu. "Valla hiç yoktan iyidir" dedim. "Bunu bulamayan da var!" 

Gün boyunca oradan oraya koşturup dokuz kişiyi kaydederek otuz iki dakikalık ham kayıt süresine ulaşınca biraz dinlenmeyi hak ettiğime karar verdim. Sonuçta Manhattan' a ilk kez gelen bir turisttim ben. Benim de bir şeyleri gezip görmeye ihtiyacım vardı. Evinde kaldığım arkadaşım Anıl' ı arayarak müsait olup olmadığını sordum. Kendisi doktora öğrencisi olduğundan gündüz vakti çıkamıyordu pek. "Birazdan işlerimi bitiriyorum, istersen meydanda bir yerde buluşuruz" dedi. Çok sevindim, ödevlerini erkenden bitirmiş öğrenci huzuruyla arkadaşımı beklemeye koyuldum.

O gece ve ertesi gün işin "gezip görmek" kısmına ağırlık verdiğim için projem adına pek bir şey yapamadım. İki müze, bir konser ve bir vapur yolculuğu tüm vaktimi aldı. Neyse ki son gece "İstavritistanbul" grubunun provasına davetliydim. Birisi Anıl olmak üzere dört Türk ve bir Arjantinli müzisyenden oluşan rock grubunu büyük bir zevkle dinledikten sonra bohçamı açarak sihirli kutumu bir kez daha çıkardım. Arjantinli Pablo Türk arkadaşları vesilesiyle dilimize ve kültürümüze merak sarmış, bu uğurda iki defa da Türkiye' ye gitmiş... Şiir projem için bulunmaz bir aday yani.


Sadece bir kere dinledikten sonra "cephelerde harcanan kurşun" dizesini sıradan bir Türk vatandaşı gibi telaffuz etti. Anıl' ın dediğine göre Pablo şahıslara göre fiil çekimi bile yapabiliyormuş! Kaydı bitirdiğimiz sırada odaya Pablo' nun Filipinli kız arkadaşı Linda girdi. Anıl ile göz göze geldik. Ekran karardı. Sonraki sahnede ben Linda' ya projemi anlatıyordum...

Eee, her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi benim New York maceramın da sonu geldi. Hatta genellersek ABD maceramın dahi sonu gelmiş olabilir. Türkiye' de beni bekleyen bir askerlik süreci var. Askerden sonra büyük ihtimalle ülkemde yaşamaya başlayacağım. Ama giderayak böyle bir film işine girdiğim için kendimi ne kadar tebrik etsem az... Durduk yere heyecan geldi hayatıma.

Uçağım JFK Havaalanı' ndan kalkıyor. Anıl ile vedalaştıktan sonra üç farklı trene biniyorum. Yine son dakika stresi hakim tabi, bu olmadan seyahatten tat alamıyorum arkadaş! Sırtımda ağzına kadar dolu bir dağcı çantası, elimde tekerlekli valiz ve omzumda kamera çantası olmak üzere üç parçalık mal varlığına sahibim. Bunların üçüyle birden koşmanın zevkini başka hiçbir şeyde bulamadım... Bindiğim ikinci trenin peron koridorları maşallah labirent gibiymiş. Susam Sokağında "bir ki üç dört beş, altı yedi sekiz dokuz, on bir on iki hi hi hi hiiii" diye bir animasyon vardı ya, işte oradaki top gibi girip çıkmadığım delik kalmıyor. Ama buluyorum. Sağ salim havaalanındayım. Bavulları teslim edince terden sırılsıklam olduğumu fark ediyorum. Bu da eğlencenin bir parçasıydı.

Uçaktaki koltuğum en arkanın bir önü. Kuşun kuyruğunda uçacağız yani... Koltuk arkadaşımla tanıştık, Azeriymiş. Bakü' deki hocalarından bazıları Türk olduğu için Türkçe' yi güzel konuşuyor. Sadece tıkandığımız yerlerde İngilizce kelimelere baş vuruyoruz. Uzeyir Amerika deneyimi yaşamak üzere "Çalış ve Gez" programı aracılığıyla üç aylığına gelmiş buraya. Şimdi de İstanbul üzerinden Bakü' ye dönecek... Konuyu dönüp dolaştırıp video hobime getiriyorum. On saatlik yol arkadaşımı bu zevkten mahrum edeceğimi düşünmüyordunuz ya! Eline mikrofonu tutuşturduğum gibi "Kimin için postacının ayakları?" diye soruyorum! "Sizin için postacının ayakları" diyor. 


11 Eylül sabahı İstanbul' a iniyoruz. Saat farkı yüzünden afallamış durumdayım. Tam bir buçuk yıl sonra yeniden memleket topraklarına basmanın heyecanı tarif edilemez (Bunun yazısını şurda yazmışız) Anayla babayla hemen sarmaş dolaş oluyoruz. Kolay değil, hamurumuzun yoğrulduğu topraklar bunlar. Gözde bir damla yaş birikmesi normaldir.

Şiirdeki dizeleri tamamlamış değilim. Neredeyse on kişilik açık var. Türkiye' de çekimler yapmayı zaten planlıyordum da bu kadar çok kişi olacağını tahmin etmiyordum. Şimdi nereden bulacağım bu insanları? Hoş Türklerle çekmek te mümkün. Ama projenin çıkış noktası, şairin "insan kardeşlerim" diye hitap ettiği kitlenin ete kemiğe büründürülmesiydi. Yani dünya vatandaşlarının mümkün olduğunca temsil edilmesini amaçlamıştım. Bu bağlamda ülkemizin tek bir katılımcıyla temsil edilmesi daha mantıklı geliyordu bana. 


Ramazan Bayramı' nı geçirmek üzere köye gittiğimizde aradığım temsilcinin tam karşımda dikildiğini fark ettim. Hatta onun elini öptüm! Cumhuriyetle yaşıt olan anneannem, 86 yıllık ömrünü dolu dolu yaşamış bir insan olarak şiirin sonunda "herşey sizin için" demeye en uygun kişiydi. Böylece baştan beri aklımı kurcalayan "şiiri kim bitirecek?" sorusunu çözüme kavuşturmuş oldum. Hatta başarabilirsem, anneannemi şiirdeki tek Türk katılımcı olarak ta korumak istiyordum.

İyi olacak hastanın ayağına doktor gelirmiş. "Nasıl yapsam da yoldan geçen turistleri yakalasam?" diye düşünürken arkadaşım Gözde, yakında Çanakkale' de yapacakları gençlik projesinin haberini verdi bana. Daha önce Avrupa Birliği Gençlik Projeleri' ne katılmış biri olarak yaşanacak ortamın "tam benlik" olduğunu biliyordum. "Uzay Atölyesi 2" başlıklı proje Avrupa' nın altı farklı ülkesinden gelecek katılımcılarla Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Rasathanesi' nde gerçekleşecekti. Gözde' ye rica ederek projenin bir ucundan tutmak istediğimi söyledim. "Hangi ucundan?" diye sordu. "Sen beni misafir katılımcılarla buluştur da, hangi ucundan olursa olsun" dedim.

Velhasıl kelam, uzay hakkında seminer ve atölye çalışmalarından oluşan uluslararası projeye, elimde kameram ve defterimle ben de katılmış oldum. Yirmi kişilik ekip gündüz ören yerlerini geziyor, geceleri de geç saatlere kadar teleskop başında gözlem yapıyordu. Mümkün olduğunca tüm etkinliklere katılmaya çalışsam da daha çok gündüz gezmelerine meraklıydım. Bu gezmelerden birinde Truva Antik Kenti' ne düştü yolumuz... Tabi buraya bir çok kereler geldiğim için ben daha çok rüzgar ve ışıkla ilgileniyordum. Hava aydınlıktı ama rüzgar ses kaydı yapmaya imkan vermeyecek kadar şiddetli esiyordu. Daha önceden söz aldığım Litvanyalı Irma'yı, şiirden bir dize okumak üzere Truva Atı' nın içine davet ettim. Bir zamanlar Akhalı Savaşçılar' ın yaptığı gibi tahta atın içine tırmandık. Pencerelerden giren rüzgara rağmen sakin bir hava hakimdi. "Sizin için limanda sallanan direkler" dizesini okudu Irma.


Aşağıya indiğimizde bir de ne görelim? Truva halkı kent içindeki gezisini çoktan tamamlamış ve otoparkın yanında servis aracını beklemeye koyulmuştu. Hemen yanlarına gittim. "Baylar bayanlar bir dakikanızı alabilir miyim?" diyerek şiir projemi bir kez daha topluca anlattım. Çok iyi şiir projesi anlattığımdan bahsetmiş miydim? Şansıma rüzgar da biraz hafiflemiş durumdaydı. Benle çalışmaya gönüllü olan üç kişiyi yere çöktürüp şiirden birer dize armağan ettim. Türk  arkadaşlar diğer iki gönüllüye yardım ederken ben de Fransız vatandaşı William ile "Alınlardan akan ter" dizesini çalışmaya başladım. "Alınlar" kelimesindeki "R" harfini söylemeye çalışırken gerçekten de ter aktı garibim William' ın alnından.


Daha sonra Estonyalı Anna ve Slovakyalı Melania ile "Ayların isimleri" ve "Sizin için mezarlar" dizelerini kaydettik. Rüzgar yer yer bastırsa da yaka mikrofonu marifetiyle hışırtıyı en aza indirmeyi başardık. Antik kentteki çekimler böylece tamamlanmış oldu. Zira bizi bekleyen servis şoförü sabırsızlanmaya başlamıştı.

Neden sonra karınlar acıktı, memleketimize has bir şeyler yemek gündeme geldi... Biz de misafirlerimizi alıp bir kebapçıya götürelim dedik. Tabi günlerdir dağ başında yaşadıkları için Çanakkale dükkanlarını görünce durunamadı gençler, her biri bir yana dağıldı. Ev sahibi olarak biz de peşlerine düştük. Ben Fransız William ve Polonyalı Krzysztof ile taze nane, biber turşusu ve kuş lokumu aramaya başladım. Taze nane "mojito" yapmak için William' ın aradığı bir şeydi. Ötekiler de William' ın Polonya' daki Türk ev arkadaşının siparişleri... Çocuğun hasret kaldığı şeylere bak! Tamam bir anne olsam "kıyamam yaa" diye bağrıma basacağım ama kıllı bıyıklı bir adam olarak pek memnun değilim bu işten. Aradık aradık yok kuş lokumu! En sonunda Aynalı Çarşı' ya götürdüm arkadaşları... William "kuş lokumu" demeyi iyice öğrendi, pazarlıkta da iyi olduğu için esnafla başa çıkabilirdi. Benimse Krzysztof ile çekmem gereken bir video vardı. Anlamını açıkladıktan sonra "mezar taşları" dizesini mümkün olduğunca ciddi ve durgun okumasını tembihledim. Tarihi Aynalı Çarşı' nın kapısı önünde tam da istediğim gibi okudu. Böylelikle Polonya' ya da bir selam çakmış olduk.


Kararlaştırılan buluşma yerine ilk biz gelmiştik. Sonra Romanyalı Adrian ve İspanyol grup belirdi. Adrian şiir projemi yakından takip ediyordu. "Ne alemdesin?" diye sorunca beş adet dize kaldığını söyledim. Defteri eline alıp kalan dizeler içinde en uzun olanını işaret etti. "Bunu ben okumak istiyorum" dedi. Şehir gürültüsünün hakim olduğu bir meydandaydık. Sakin bir yer bulmak için kafamı sağa sola çevirdiğimi görünce eliyle "gel" işareti yaparak beni eski bir apartmanın önüne götürdü. Zillerden birine bastık, kapı açıldı. İçeri girdik. "Hapizaneler, kilepçeler, idam cezelari " dedi. "Olmadı" dedim. Biraz çalıştırdım. Sonraki denemede daha iyiydi. Çok ta titizlenmeden kaydettik, biri merdivenden inip her an sopayı basabilirdi çünkü.

Meğer insanların ne çok çarşı gezme ihtiyacı varmış! Çil sürüsü gibi dağılan grubu toplamak iki saatimize mal oldu. Programdan sapmıştık ama olsun, herkes halinden memnun görünüyordu. Bir ara William' ın elindeki lokum kutusuna takıldı gözüm. Üzerinde gül resmi vardı. "Kuşa ne oldu?" dedim. "Bu daha güzelmiş" dedi. Memleketimin iş bilen esnafı her malın ikamesini yaratmayı bilir!

Saat sekizi beş gece kebapçının ikinci katındaki yirmi kişilik masamızda hazırdık. Pideler ve kebaplar birer birer inmeye başladı. Yanında da kola değil Ayran istemişti herkes. Kolayı her yerde içerlerdi ama "sulu tuzlu yoğurt" şeklinde özetlediğimiz geleneksel içeceğimizi yalnız burada tadabilirlerdi. Yemek sonunda benim kamera yine piyasa çıktı... Daha çaylar gelmeden iki kişiyi seri şekilde çektim. Birer kelimeden oluşan bu dizeleri Litvanyalı Arturas ve Estonyalı Ollar' a söyletmiştim. Ardından Marta "Testicinin eli " diyerek güzel bir performans sergiledi. Ve inanmayacaksınız ama şiirin son kalan dizesine geldi sıra! 

Daha Amerika' dan beri bu dize için yapmadığım paparazilik kalmamıştı. Bir dokunma, okşama veya öpüşme istiyordum. "Tenin avuca değişi " dizesi başka türlü çekilmezdi... Central Park' ta öpüşen çiftleri çektim zumlayarak... Sırf doğal ve içten görüntüler yakalayabilmek yaptım bunu. Kameram ufak tefek bir şey olsa metroda sevgilisinin bacağını okşayan adamı da çekecektim ama cesaret edemedim. Sonra da bunun etik olmadığına karar verdim zaten. Kişilerin izni olmadan görüntülerini çekmek hoş değildi. Nihayet Çanakkale' de Nikolett ve Constantin ile tanıştığım anda taşlar yerine oturdu. Uzay Atölyesi projesinin başından beri hiç ayrı ayrı görmemiştim onları, her fırsatta sarılıp öpüşüyorlardı. Bu örnek çifte, bir daha hayatlarında kimseden duyamayacakları o teklifle yaklaştım. "Benim için öpüşür müsünüz?" diye sordum. Mekanın bir kebapçı olduğunu da hatırlayalım... Şiir projemden haberdar olmasalar büyük ihtimalle çok şaşırırlardı ama konuyu bildikleri için "seve seve" dediler. Mizansen gereği önce el ele tutuşarak yavaşça dudak dudağa sokuldular.


Gayet içten ve doğal davranıyorlardı. Öpüşmeye başladılar. Fakat öpüşme faslı ilerledikçe yanaklarım hafiften kızarmaya başladı. Elimde kamerayla burunlarının dibinde olmak tuhafıma gidiyordu. Ve ortada rol yapan birileri olmadığı için müdahale etmek te doğru olmazdı. Mecbur bekleyecektik. Kebapçı, gelmiş geçmiş en ateşli aşk sahnesine tanık olurken ben de gelmiş geçmiş en yüzsüz kameraman olarak çekmeye devam ettim. Bir dakika sonunda yavaşça ayrıldılar. Ayrıldıklarında gözleri bir müddet daha kapalı kaldı. "İşte aşk bu lan!" dedim. Kendi kendime konuşurken hep "lanlı" konuşurum.

Sevgili okuyucu sana da bravo! Böyle uzun bir yazıdan korkmayıp sonuna kadar gelmeyi başardın... Bu ana kadar okuduğun her şey 5-28 Eylül (2009) tarihleri arasında gerçekleşti. Türkiye dahil 20 ülkeden, anneannem dahil 31 katılımcının yer aldığı koleksiyonumu nihayet tamamlamış oldum.

Sizin için, insan kardeşlerim (Louise- İngiltere)
Herşey sizin için (Linda, Mei - ABD)
Gece de sizin için (Karen- ABD)
gündüz de (Mike- ABD)
Gündüz gün ışığı gece ayışığı (Jake- ABD)
Ay ışığında yapraklar (Josh- Belize)
Yapraklarda merak (Insa- Almanya)
Yapraklarda akıl (Kyra- Almanya)
Gün ışığında binbir yeşil (Ivonne- Porto Riko, Regina- Bolivya)
Sarılar da sizin için (Akari- Japonya)
pembeler de (Sayaka- Japonya)
Tenin 
avuca değişi (Nikolett, Constantin- Macaristan)
Sıcaklığı (Arturas- Litvanya)
Yumuşaklığı (Ollar- Estonya)
Yatıştaki rahatlık (Lacey- ABD)
Merhabalar sizin için (Adrian- Küba)
Sizin için limanda sallanan direkler (Irma- Litvanya)
Günlerin isimleri (Matthew- ABD)
Ayların isimleri (Anna- Estonya)
Kayıkların boyaları sizin için (Linda- Filipinler)
Sizin için postacının ayağı (Uzeyir- Azerbaycan)
Testicinin eli (Marta- İspanya)
Alınlardan akan ter (William- Fransa)
Cephelerde harcanan kurşun (Pablo- Arjantin)
Sizin için mezarlar (Melania- Slovakya)
mezar taşları (Krzysztof- Polonya)
Hapisaneler, kelepçeler, 
idam cezaları (Adrian- Romanya)
Sizin için (Adrian- Küba)
Herşey sizin için (Anneanne- Türkiye)

Fakat iş burada bitmiyordu ne yazık ki! Pazılın parçaları birer birer önümdeydi ama onları kesip biçip yerli yerine yapıştırmadıkça bir anlam ifade etmeyecekti. Üç saatlik görüntünün içinden dört dakikalık bir film yapmaya kalkmak ne zor iştir, tahmin edersiniz. Üstelik benim gibi amatör bir "montajcı" iseniz işiniz daha da zor olacaktır... On beş gün kadar uğraştıktan sonra bir film ürettim.

Facebook:
Youtube:

Film hiçbir açıklama yapmadan "pat" diye başlıyor ve sadece İngilizce alt yazı içeriyordu. Türkçe telaffuzların yeterince iyi anlaşıldığını ve herkesin bu şiire aşina olduğunu kabul ediyordum. Ama yanılmıştım, şiir projesi beklediğim ilgiyi görmedi. Yakın çevremdeki dostlardan ve projeye katılan arkadaşlardan çok olumlu tepkiler geldi elbette ama ben videonun Türkiye çapına yayılmasını hayal ediyordum. Çok mu hayalciyim neyim? 

Düşündüm taşındım ve bir "kamera arkası" filmi yapmaya karar verdim. Kamera arkası görüntülerini esas filme bağlayacak, böylece eksik olan görsel açıklamayı yapmış olacaktım. Yeni filmde sadece Türkçe alt yazılar olacaktı. Ayrıca yine meraklısı için detaylı bir blog yazısı hazırlamalıydım... Tek sorun bunlar için zamanım olmamasıydı, çok yakında askere gidiyordum! 

Video çalışmalarımla beraber tüm sivil hayatımı 5 ay kadar erteleyip gittim askere... Dönüşte iş görüşmeleri, arkadaş ziyaretleri derken bilgisayar başına oturmakta epey zorlandım. Ama kendimi dürte dürte, kulağımdan çeke çeke nihayet yaptırdım bu işleri. Günahıyla sevabıyla, eksiğiyle fazlasıyla işte "Dilden Dile Şiir / Sizin için, Orhan Veli " videosu.

Facebook:
Youtube:
Vimeo:

15 yorum:

Adsız dedi ki...

vay be helal olsun.. Pelin

uctemmuz dedi ki...

Yazıyı tekrardan gelip okuyacağım..:)
şimdi şöyle içten bir merhaba demeye geldim. Ortak bir blog arkadaşımızın facebook sayfasından geliyorum. o müthiş Orhan Veli videosunu izledim. cidden çok beğendim.
İnsan kardeşlerim denilince kalbim yerinden çıkıyor.:)))bunca geç kalmışlığım için de ayrıca özür.:)

Adsız dedi ki...

o kadar başarılı ki, ne diyeceğimi bilemiyorum:) ellerine sağlık,tebrik ederim, ayrıca bu mükemmel şiiri farketmemi sağladığın için de sonsuz teşekkürler...

basak dedi ki...

Çok sevindim videonun hikayesini öğrendiğime. Ne kadar sürede toplandı görüntüler, nasıl ikna ettin insanları oyunculuğa doğrusu merak ediyordum. Öpüşme sahnesinin Çanakkale'de olduğuna hiç dikkat etmemişim, hiç ihtimal vermezdim bir kebapçıda çekildiğine ! 14 Kasım öncesi kamera arkası görüntülerle tekrar videoyu izlemek ne güzel oldu... Eline koluna, diline sağlık.

gibi dedi ki...

Way canına yazıyı okumayı başardım:) Şaka bir yana bir solukta okdum, diyeceğim ama çok da inandırıcı olmayacak:)Okurken dur şunu da yazayım yoruma, bunu da yazayım derken şimdi kısaca tebrik etmek ve çooook beğendiğimi söylemekle yetineceğim..Mümkün olduğunca herkesle paylaşıyorum kaydı ve beğenileri senin yerine kabul haberin olsun..

Çağlar dedi ki...

"Ulan Yosun, işin gücün zaten böyle saçmalık şeyler" :D :D :D
Babaya bak be, kızmış belli.
Ama yok, bu yorum böyle bitmez, geleceğim geri...

Şarküteri dedi ki...

PELİN:
Çok teşekkür ederim.

ÜÇTEMMUZ:
Merhaba Üçtemmuz, seni gördüğüme sevindim. Ne güzel yazmış Orhan Veli! Aynı duyguyu ben de her seferinde yaşıyorum. Sizin için insan kardeşlerim, herşey sizin için. Sonuna da "tabi becerebilirseniz" diye ekleyesim geliyor.

ADSIZ:
Teşekkürler.

BAŞAK:
Sokakta yürürken tanımadığım insanlar tarafından çevrilmeyi hiç sevmem. Bu yüzden çok zorlandım... Çünkü sevmediğim şeyi başkalarına yapmak zorundaydım. Bu zorunluluğu da kendi kendime dayatmam ilginç oldu doğrusu... Ama insanların çok büyük bir oranda yardım etmeye hevesli olduklarını görmek çok hoştu. İnsanlara olan güven duygumu tazeledim adeta. Öpüşme sahnesi kebapçıdaydı evet :) Ama "turistlerle" dolu bir masada olduğumuzdan nispeten anlayışla karşılandık. Yoksa halkımızın bu tür durumları sindiremediğini çok iyi biliyoruz. Evet, 14 kasıma yetiştirmeye çalıştım. Orhan Veli ile ilgili bir etkinlik yapan olursa kullanabilir, diye düşündüm.
Saol Başak' çım. Şiiri bulma aşamasındaki yardımların için bir kez daha teşekkür ediyorum bu vesileyle...

GİBİ:
Aslında bu kadar uzun bir yazı yazmayı planlamıyordum başlarken. Ama bazı şeyleri atlarsam eksik kalacağını düşündüm. "Dijital ayraç" bulabilsem yükleyecektim sayfaya. Okuyucu kaldığı yere işaretini koysun ertesi gün gelip devam etsin diye :) Sahi e-kitaplarda var mıdır bu hizmet? Beğendiğine sevindim, çok teşekkürler...

ÇAĞLAR:
Sanatsal çalışmalarım karşısında babamın genel tepkisi böyle :) Geçenlerde "piyanoyu, interneti, kamerayı herşeyi kapa kendini mesleğine ada" dedi. "Emredersiniz baba hazretleri" dedim... Çağlar, blog alemindeki "sonra geleceğim" sözünün ne kadar büyük bir yalan olduğunu hepimiz biliyoruz. Bırakalım bu lafları artık :))

üçtemmuz dedi ki...

iki kelimede tüm evreni kucaklamak gibi gelior bana "insan kardeşlerim" demek..eşitiz, aynıyız,birlikte varız, dertler, sevinçler ortak..zafer bizim demek gibi geliyor.:) onu için bu iki kelimeyi ne zaman duysam içim içime sığmıyor.:)))

deafmute dedi ki...

Vay bu bizim Yec'mi Gibi;hani şu Şarküteri olan :))
Senin olduğunu bilmeden izledim ve beğendim,usa, çanakkale bağlantısından acaba dedim bu bizim Yec mi :)Gibi'de onayladı.
Ellerine sağlık güzel bir proje olumuş, geniş kitlelere ulaşır insallah. Ben face ve twitterda paylastım.
sevgiler.

Şarküteri dedi ki...

ÜÇTEMMUZ:
Aynen katılıyorum.

DEAFMUTE:
Teşekkür ederim efendim. Kısafilm festivaline geönderdim, beğenirlerse gösterime girebilir... Paylaşımınız ve güzel yemekleriniz için teşekkürler.

mit dedi ki...

İçine kapanıklık gibi bir ortak özelliğimiz olduğunu bilmiyordum doğrusu. Ama görüyorum ki sen bu olayı gayet başarılı bir proje ile aşmışsın. Hem de ne proje! Gerçekten de süper bir çalışma olmuş. İstediğin ilgiyi görememiş olması yazık. Ama kim bilir, belki bu da sonradan patlama yapan türden bir çalışma olur. Projeyi yaymanda ufak bir yardımda bulunabilirim. Eğer kabul edersen tabi...

Şarküteri dedi ki...

MİT:
Sevgili Mit, çok teşekkür ederim. Evet, içine kapanıklık durumu ilk orta ve lise hayatıma damga vuran durumdur. Kendimle, bilhassa "baloncu" ile girdiğim çeşitli mücadeleler sonucu biraz attım üzerimden :)) Projeyi beğendiğine sevindim. Aman efendim ne izni? Herkese açık, mümkün olduğunca çok kişi tarafından izlensin istiyorum... Kendi bloglarında paylaşmışsın, bu çok güzel bir süpriz oldu işte, çok teşekkür ediyorum. Umarım dostlarından ve okuyucularından da böyle güzel yorumlar alırız...

İnternet Teknikleri dedi ki...

Tanıştığımıza memnun oldum.. İçine kapanıklık durumu bendede mevcut. :))Ayrıca Projenize hayran oldum. MİT' in projenizi paylaşım konusunda ki fikrini çok beğendim..İnşallah darısı benim başıma..bende en kısa süre içinde blogumda projenizi paylaşacağım..
http://parakazanmakblog.blogspot.com

ssiyah dedi ki...

Bu çok güzel ve özel olmuş. Elinize sağlık.
Mutlu bir yıl dilerim.

Şarküteri dedi ki...

İNTERNET TEKNİKLERİ
Ben de memnun oldum. Videoyu bloğunuzda paylaştığınız için ayrıca teşekkürler. Çok güzel bir sunum yazısı olmuş. Buradan da bağlantıyı verelim okumak isteyenler olabilir:
http://parakazanmakblog.blogspot.com/2010/12/sizin-icin-dilden-dile-siir-projesi.html

SSİYAH
Saoalsın dostum, sana da mutlu ve güzel bir yıl diliyorum!