25.03.2007

RİÇIRD


Ev arkadaşım nerden bulduysa bulmuş, kapağında Riçırd Giır' ın kocaman kafasının basılı olduğu bir dergi getirmiş eve. Adam sanki canlı gibi çakır çakır gözlerle bakıyor fotoğraftan sana doğru...

Bir müddet salonda masa altlarında dolaştı Riçırd... Tam kayboldu derken, geçen hafta klozetin üzerinde rastladım tekrar. Sifonun çekildiği yere tünemiş meraklı meraklı bakıyor... Karşısına geçtim ama inanın kolay değil, bir anda indiremiyor insan pantalonu... Ha bi de sokaktan geçen adam değil ki, tanıdığımız sevdiğimiz bir holivıd aktörü. Neyse, işe geç kalacaktım ve kaybedecek zamanım yoktu, işedim çıktım.

Takip eden günlerde hep aynı yerde karşılaşmaya devam ettik Riçırd' la. Ne zaman küçük abdestimi ifa etmek üzere pozisyon alsam, Riçırd' ı aynı açıdan aynı ifadeyle beni izlerken buluyordum. Hani şöyle kaşını hafif bir kaldırsa, valla binlerce özür dileyip koşarak terkedebilirdim tuvaleti. Ama Riçırd gelmiş geçmiş bütün fotoğraflar gibi vakur, bir o kadar da gururluydu. Hiç bozmadı kendini.

11.03.2007

Domates, Peynir, Ekmek

 
Geçen gün canım ekmek arası domates peynir çekti. Hem de nasıl bir aş ermesi anlatamam, sanki yedi aylık hamileyim! Karnımdaki değil ama galiba kafamdaki aç çocuğun işiydi bu. En güzel oyunun ortasında annenin eve “yemeğe” çağırması ile birlikte tekrar dışarı kaçabilmenin en kısa ve en leziz yoluydu peynir-ekmek...

Valla, inanın kendimi acındırmak için yazmıyorum bunları ama gurbette yemek ve beslenme işleri bünyeyi zorluyor yahu. Blogcu keşkül’ ün dediği gibi bünyeyi zımparalıyor zorunlu yemek yeme hadisesi. Niye zorunlu? Çünkü keyif alınmıyorsa ve bir şekilde yaşam ATP si gerekiyorsa mecburen sokuluyor gagalar pirinç lapalarına ve haşlanmaktan öte bir terbiye görmemiş terbiyesiz sebzelere...

Biraz Daha Çabuk!


Yazının keşfiyle başladı maceramız.
Aramızdan bir akıllı çıkıp yazdıklarını bir kuşun bacağına dolamasa,
Uzaktaki sevgililer, postacı beygirlerinin adımları kadar uzak kalacaklardı.
Şükür ki, güvercinlerin çırpınışları kadar yakınlaştılar. 

Bir zaman sonra yorulan güvercinler bakır teller üzerine tünediler.
Ayaklarını gıdıklayarak geçen,
mors alfabesinin uzun-kısa harfleriydi.
Cephedeki komutan böylece haber saldı merkez karargaha.
O telgraf zamanında ulaşmasa,
belki de savaş kazanılamayacaktı. 

Uzaktakini hissetmek, tıkırtısını duymak güzel olsa da yetmedi.
Sesinin buğusu arzulanmaktaydı ötekinin.
Ve Graham telefonu icat etti.
Anneanneler biraz zorlansa da torunlar dirayetliydi;
Bağırdılaaaaaar...

4.03.2007

Neredesin Sen?


Çalışkanlığımız üzerimizde maşallah bu aralar, yeni başlattığımız Video-Şarküteri' yi  de elden bırakmıyoruz. Bu videomuz naçizane bir türkü düzenlememizi içeriyor.

Film, iki ayrı açıdan farklı zamanlarda çalınmış aynı şarkının montajlanması sonucu elde edildi. Tabi, ana teması dışında büyük ölçüde doğaçlamaya dayanan bu türkü yorumunun ses-görüntü senkronunu gerçekleştirmenin zorluğu ortadaydı. Biz yine de amatörlüğümüze sığınarak paçaları sıvadık ve girdik bu işe.

28.02.2007

Bir Sobelemenin Ardından

 
Sobeleme-Ebeleme oyunlarının blogcular arasındaki alışverişi arttırdığına inandığım için elimden geldiğince katılamaya çalışıyorum. Yeni bir sobeleme zinciri imbirgarip' ten bana uzanmış, kendimize en yakın bulduğunuz 5 blogcuyu yazmamız isteniyormuş...

Valla, bu biraz küstüren bir oyun gibi geldi bana... Beş kişiyi yazalım da altıncı ve sonrasının günahı ne? Onu da geçtik, kendini yakın bulmanın kıstasları neler, onu bir öğrenmek lazım. Aynı mahallede oturmak ya da yumurtayı rafadan tercih etmek te pekala kıstas olabilir.


Öte yandan bir çok kişiyi kendime yakın bulmamakla birlikte onların yaptıkları, söyledikleri ve yazdıkları hoşuma gidebilir. Aslını isterseniz, bana yakın olmayanlar daha bir caziptir zaten... Düşünsenize 24 saat hep aynı sıkıcı kendinizle beraberken, bir de arkadaş olarak seçtiğiniz insan size benziyorsa vay anam vay, ütüler de durur kafanızı... Onun ne diyeceğini, nasıl düşüneceğini zaten biliyorsunuzdur.

23.02.2007

TORO' YA


Çimenler biçilmeye, sakallar jiletlenmeye doymadı...
Her bir kazımamızda daha da güçlü, daha da alaycı geri dönüyorlar.
Hayatın içten dışa doğru fışkıran sabırsızlığını durduramıyoruz.
Neden durdurmamız gerektiğini de bilmiyoruz.
Atalarımızdan kalan garip bir miras bu.

Uzayan sakallar salınmalı belki
Uzayan sıla yolları gibi gün be gün.
Ağlanmamış kederler damla damla süzülmeli yanaklardan.
Korkulmamış haykırışlar bağrılmalı avaz avaz.
Şaşılmamış hayretler edilmeli birer birer.
Ve doyulmamış çocukluklar salınmalı geçmişe.
Bırakılmalı sımsıkı tutunmak anılara...

20.02.2007

Sür Sür Arabanı


Gez sokakları,
Keyifli neşeli, tasasız çıkar
Hayatın tadını...

Girişi, bir Bay Müzik bestesi olan "Sür Sür Arabanı" ile yaparak hem videoyla bir bağlantı kurmuş hem de zamanında iyi bir "Susam Sokağı" seyircisi olduğumu göstermiş oldum.

Merhaba sevgili blogcular, sayfamı takip etmekte olan arkadaşlarım, kuvvet komutanları ve saygıdeğer basın mensubu arkadaşlar... Hepiniz hoş geldiniz. Bu yeni postamda, çalıştığım golf sahalarını gezerken çekmiş olduğum çeşitli görüntüleri birleştirerek küçük bir film hazırladım size.

16.02.2007

Nomya Seferta


Saolsun Blogcu yönetimi boş durmayıp yeni bir sistem geliştirmiş, buna göre belli bir süre açık kalan blog yönetim sayfanız kendini otamatik olarak kapatıyor. Ortak bilgisayarların kullanıldığı mekanlarda çok yararlı olabilecek bu güvenlik önlemi, benim gibi yazılarını doğaçlama olarak panel üzerinde yazanlar için son derece tehlikeli bir hal alıyor. Bir anlık dalgınlıkla yazınızı kaydetmeden "Şimdi yayımla" tuşuna basarsanız, az önce bana olduğu gibi apışıp kalıyorsunuz. Çünkü sistem sizi tekrar şifre yazma sayfasına yolluyor. Şifrenizi yazıp tekrar geldiğinizde ise pırıl pırıl bir sayfayla karşılaşıyorsunuz... Herşey uçmuş.

Ben ikinci şıkkı seçtim ve sukunetimi koruyarak, kaybettiğim yazıyı tekrar yazmaya başladım. Birinci şık neydi peki? Onu burada açıklayıp terbiyesizleşmek istemiyorum. Çok içten ve çoşkuyla terbiyesizleşesim varken bile yapmayacağım bunu.

11.02.2007

DOĞAN GÜNÜ KARŞILAMA KOMİTESİ

 

Şimdiye kadar kaç kere güneşten önce uyandım, hatırlamıyorum.
Güneşten önce uyanmak kafi değil,
şimdiye kadar kaç kere güneşten önce uyanıp
o doğana kadar da uyumadım?

Belki yüz, belki ikiyüz...
Ve kesin bu sayının en az yarısında,
o günkü sınav telaşında ve pörtlemiş gözlerle
masa başındaydım...
Kesin.
Ne güneş umrumdaydı,
ne kızarmış, ucu yanmış bulut.

8.02.2007

Mimli Ben


Geçen hafta içinde blogcu arkadaşım dolphinblue tarafından “mimlendiğimi” öğrenince neye uğradığımı şaşırdım. Gerçekten şaşırdım, çünkü mimlenmenin ne olduğunu, ya da bu oyunda ne anlamda kullanıldığını anlayamamıştım. Benim bildiğim “mimleme” bir şahsı, yaptığı –muhtemelen kötü- bir şeyden sonra işaretlemek ve bundan sonra onu kabahati ile birlikte anmak anlamına gelir... Satıcı, dolandırıcı, saygısız gibi... Tamam mimlenmiş olabilirim, bu anlaşılabilir bir şey ama ne olarak mimlendim merak ediyorum doğrusu? Neyse çok uzatmadan oyuna geçelim...

Bu arada dolaba baktım da, geçen oyunlardan kalma bir sobelenmem, hala ambalajı açılmamış bir halde duruyor... Sevgili saklambaç arkadaşım
Zü-Leyla, beni henüz Türkiye’ deyken sobelemişti. Bu oyuna göre onun verdiği üç kelime ile ilgili bir öykü yazacaktım... Unutmuş değilim züleyla, gelecek güzel günlerde yazacağım...